Chapter Text
Somer şef: “Masterchef Türkiye'nin 2020 yarışmacılarını çağıralım!" diye seslendiğinde ve de 2019 yarışmacılarından alkış sesleri yükseldiğinde derin bir nefes alarak Celal'in arkasından büyük ve aydınlık stüdyoya giriş yaptı kıvırcık saçlı adam.
Sondan ikinci tezgâhta Rıfat’ın yanında yerini aldı heyecanla.
"Herhangi bir tepki almamak için zaten kapattım kendimi her şeye böyle, kendimi tamamen yarışmaya verdim. Benim ilgili olduğum yer burası, burada sonuna kadar mücadelemi vereceğim, yani çünkü siz kendiniz de söylediniz, yüz bin kişinin arasından buradaysam bunun hakkını vereceğim. Bu gibi durumlar zaten insanın başına bir veyahut iki defa gelir. Ben de ne yapacağımı bilerek, ne yaptığımı bilerek buradan bugün Barbaros yazılı önlüğü alıp çıkacağım," diye belirtmişti Barbaros on dört yarışmacıyla ana kadroya girmek için yarışırken.
Dediğini yapmış, o önlüğü alıp ana kadroya dokuzuncu yarışmacı olarak girerek stüdyodan gururla çıkmıştı o gün. İkinci takımdan önlüğü alan ilk yarışmacıydı aynı zamanda.
Asıl savaş yeni başlıyordu.
Şefler Rıfat ve ona seslendiğinde, Rıfat’ın “Şefim giyimimiz de böyle uyumlu oldu,” yorumunu başıyla onaylayarak gülümsedi Barbaros.
Kırmızı saçları, beyaz blazer ceketi, beyaz gömleği ve de mor kravatıyla Rıfat yarışmaya oldukça özenli bir hâlde gelmiş gibi duruyordu. Jilet gibi ütülenmiş beyaz gömleği, siyah pantolon askısı ve de kahverengi gömlek kol bantları ile kendisi de farklı sayılmazdı.
“Aynen şefim, böyle enerjisi yüksek bir insanla burada olmak güzel,” diye ekledi.
2019 yarışmacıları 2020 yarışmacılarına önlük takmada yardımcı olduktan sonra şefler onları uğurladı. Şefler herkesle biraz daha sohbet ettikten sonra 2020 yarışmacılarını da şimdilik stüdyodan gönderdiler.
Herkes bekleme odasında oturmuş, tezgâhlarına döndüklerinde kutuların altında onları hangi yemeğin ürünlerinin bekliyor olacağı hakkında tahmin yürütmeye çalışıyordu. Çoğu kişi tezgâh arkadaşıyla yan yana oturmuştu; dolayısıyla Barbaros Celal ile oturmuş tahmin yürütmekle meşguldü.
“Yok be oğlum daha ilk günden o kadar da şatafatlı şeyler istemezler herhalde,” diye yorumda bulundu Celal’in tahminine.
“Şöyle güzel bir yağlama isteseler de bize de kalsa. Şimdi olsa birkaç tane gömerim hepsini valla.”
Eray’ın göbeğini okşayarak kurduğu cümleye güldü Barbaros.
Yarışmacılardan birisinin—birinci takımdan önlüğü ilk alan Serhat isimli gözlüklü bir adamın—kendisine baktığını fark ettiğinde selamlayıp “Ne bekliyor bizi sence?” diye sormayı düşündü ama buna fırsat kalmadan karşısındaki adam bakışlarını sanki kopya çekerken yakalanmış bir öğrenci edasıyla üzerinden geri çekmişti bile.
“Belki de daha ilk günler diye kimseyle muhatap olmak istemiyordur,” diye düşündü. Bazı insanların yapısı öyleydi sonuçta, değil mi? Bir ortama girdiklerinde kimseyle muhabbet etmez, onun yerine etrafı gözlemleyip tek tabanca takılırlardı ve konuşmaya değer buldukları birisini gözlerine kestirdiklerinde ise onlarla muhabbet kurarlardı. Serhat da o insanlardan biriydi anlaşılan. Kimseyle muhabbet ettiğine şahit olmamıştı henüz.
Stüdyoya geri çağrıldıklarında her zaman ki gibi şefler herkese tek tek birkaç soru sormaya başladılar.
"Serhat, sen yukarıya çıkan ilk yarışmacılardan bir tanesisin ama devran değişti,” dedi ve de mavi takım kaptanlığı hakkındaki düşüncelerini sordu Mehmet şef. Barbaros nasıl cevaplayacağını bekledi merakla.
“İlk çıktın son çıktın aslında çok bir şey fark etmiyor, hepimiz aynı şekilde burada kutuların önünde duruyoruz. Ne olacak bilmiyoruz. Hatta dezavantaj da var tabii ki de, yani on dört oyun fazla oynadı arkadaşlar benden. Bunun tenceresi tavası ocak ısısı, ekipmanların kontrolü, hepsi şuan—”
Bir an duraksadıktan sonra devam etti: “İkinci takımdan birinci çıkan yarışmacıdan ve benden öndeler.”
“Barbaros,” diye hatırlattı Somer şef, “sondan ikinci tezgâhta kendisi şuan.”
O sırada bahsi geçen kıvırcık saçlı adam ise kaşlarını hafifçe çatmış, kendisini Serhat’ın ismini bile bilmemesine alınmadığına ikna etmeye çalışıyordu. İsim hafızası kuvvetli bir insan değildi belki de. Ya da ikinci takımdaki yarışmacıların bölümlerini takip etmemiş olabilirdi ama bu da pek ihtimal dâhilinde gibi gelmiyordu ona; çünkü Barbaros birinci takımı yakından takip etmişti ve de ekranlardan gözlemlediği kadarıyla Serhat işini şansa bırakacak bir insana benzemiyordu.
Daha çok rakipleri hakkında dosya dosya araştırma yapabilecek bir tip vardı onda. Yani ikinci takımdan kimin birinci çıktığını unuttuğunu düşünmüyordu.
Serhat: “Kim olduğu çok da önemli değil,” dediğinde adının unutulmadığını, sadece önemsenmediğini fark etti. Gözlüklü adam dönüp ona bakma gereği bile duymamıştı.
“Kaptan olmak da herkesin isteyeceği bir şey değildir diye düşünüyorum ilk haftadan çünkü hem zorlu hem de çok tehlikeli bir iş, ekip arkadaşlarını tanımıyorsun ve çoğu hata sana kalıyor,” diye ekledi Serhat.
Haklı olduğu noktalar olduğunu düşünse bile, içinden: “Çokbilmiş pezevenk,” diye geçirmeden edemedi Barbaros.
Danilo ve de Mehmet şef mavi takıp kaptanlığının avantajlarından bahsettiğinde “Doğrudur,” deyip kestirip attı diğer adam.
Celal, ona soru gelince: “Ben olamazsam gönlüm Barbaros’tan yana. O kaptan olsun istiyorum. Buraya ilk gelince Barbaros’la tanışmıştım, yani güzel anlaşıyoruz,” dediğinde Barbaros hafifçe gülümsedi.
“Ha iyi aşçı diye değil yani.”
“Tabii ki mesleğini seviyorum, mesleğine saygım var. Ciddi anlamda çok önemli bir aşçı, ben olamazsam gönlüm Barbaros'tan yana kaptanlık için.”
“Bu ikinciliğe razı ya,” diye takıldı Mehmet şef.
“Barbaros?”
“Evet şef.”
“Aday gösterildin.”
“Çok teşekkür ederim ama öncelikle şunu belirtmek isterim hep etrafımdan şöyle yorumlar alıyorum ‘Barbaros iyi bir aşçı, seviyoruz.’ Ben kendimde daha bunu görmüyorum, bunlar daha yapabileceklerimin yüzde onu, şef, öğreneceklerimin yanında. Yani arkadaşlar ona göre beni rakip görsünler. Onun dışında eğer ki bu kaptanlık bayrağını elime alırsam da tek isteğim ve arzum finale kadar o kaptanlığı taşımak— ki seçebileceğim rakip de zaten yenildi bu durumda da farkında değil diyebilirim. Tek isteğim bu kaptanlığı almak.”
Söylediklerinde samimiydi.
***
Kutuları kaldırdıklarında önlerinde margarin, sıvı yağ, un, şeker ve yumurta karşılamıştı onları. Stüdyoyu kaplayan derin bir sessizlikten sonra şefler tulumba tatlısı istediklerini söylediler. Kırk beş dakikaları vardı.
Çok tercih ettiği ve de yaptığı bir tatlı olduğunu söyleyemezdi ama elinden geleni fazlasıyla yapacaktı. Kafasında takılan birkaç şeyi Sedat’a sorduktan sonra işe koyuldu.
Bir tulumba tatlısı yapmak ne kadar zor olabilirdi ki? Çocuk oyuncağıydı.
***
“O kadar da çocuk oyuncağı değilmiş be,” diye kendi kendine söylendi Barbaros. Onun arkasındaki tezgâhta olan Uğur onu duymuş olmalıydı ki: “Değilmiş valla,” diye katıldı üzüntüyle kendi tabağına bakarken.
Dönüp Uğur’un tabağındaki felakete baktığında: “Büyük geçmiş olsun bilader,” dedi. Bir de yapabilmiş gibi üstüne hindistan cevizi dökmüş olmasına gülse mi ağlasa mı bilemedi. Keyfi yerinde olsa gülerdi muhtemelen.
Somer şef, “Yemeğini bitiremeyenler elini kaldırsın,” dediğinde elini kaldırmak zorunda kalmak can sıkıcıydı. Hem de o kadar “Yok böyle bir hamur be! Yok be abi be! Yok böyle hamur ya,” nidaları attıktan sonra malzemenin çok şişmesinden dolayı el kaldırmak zorunda kalmak daha da can sıkıcıydı.
“Burada karşınıza memnun olduğum her tabağı getireceğim, olmadığımı da getirmeyeceğim,” diye bir iddiada bulunmuştu önceden ve de bu tabak kesinlikle memnun olduğu bir tabak değildi.
Tulumbası yirmi beşin altında olanları çağırdıklarında Barbaros tereddüt edip tezgâhında kaldığını gören Mehmet şef: “Barbaros sen de el kaldırdın galiba, yirmi beşin altında mıydı?” diye sordu.
“Yok, yirmi beşin altında değil de yemeğimi bitiremedim yani, tulumba yok.”
“O ne demek?” diye sorguladı Ayyüce gülerek; Furkan, Uğur ve Sedat da ona katıldılar. Yetiştirebilseler tulumbaları ne kadar kötü olursa olsun şeflerin önüne çıkarırlardı muhtemelen, o yüzden Barbaros’un bu yolu seçmemesi onlara tuhaf gelmiş olmalıydı.
Mehmet şef gel işareti yaptığında Ebru, Duygu, Ayyüce, Furkan, Uğur ve Sedat’ın yanına doğru adımlandı.
“Niye mutlusun ya? Yemeğini bitiremedin diye mi mutlusun?” diye Furkan’ı azarladı Mehmet şef.
“Hayır şef, pardon.”
Bu sadece azarların başlangıcıydı elbette.
“Ben bu yedi kişiyi unutmam," dedi Somer şef hayal kırıklığı ve öfkeyle onlara bakarak. “On altı kişiye geldiniz ve bize tulumba tatlısı çıkartamıyorsunuz. Madem yemeği bile çıkaramayacak durumdasınız biz bu tadımları yaparken siz burada bekleyin ki arkadaşlarınız da sizi görsünler, belki birisi ileride kaptan olursa kimi takıma seçmemesi gerektiğini buradan görür."
Barbaros, Mehmet şef önlerinden geçerken başını kendisine duyduğu öfke ve de hayal kırıklığıyla önüne eğdi. Bugünün böyle geçeceğini düşünmemişti. Tek kötü yapanın kendisi olmaması daha iyi hissettirmeliydi onu belki de ama asıl yarıştığı kişi neticede kendisiydi.
Şuan kendisinden pek hoşnut olduğunu söyleyemezdi.
***
Son üçe Serhat, Tanya ve Berk kalmıştı. Barbaros nedense içten içe Serhat’ın birinci çıkmasını diliyordu ama birinci çıkan Tanya olmuştu.
Barbaros balkonda diğerleriyle bekleyip Emir, Uğur ve Furkan ile Tanya takıma kimi seçer, kırmızı takımın kaptanı kim olur onu tartışıyordu. Serhat ise az ileride Özgül ile konuşuyordu. Demek ki herkesten de kaçınıyor değildi gözlüklü adam.
Oturduğu koltuktan kalkıp yanlarına giderken buldu kendini bir an sonra.
“Tebrikler Serat,” dedi aralarına girip balkon korkuluğuna yaslanarak. “Senin kaptan olacağından umutluydum doğrusu ama en azından ilk üçe seçildi tabağın. Tanya kimi seçer karşı takıma sence?”
Karşısındaki adam kocaman açılmış gözleriyle ona baktı. Ardından gözlerindeki şaşkınlık yerini öfkeye bırakmıştı. Sanki küfür yemiş gibi bir ifadeyle cevap vermeden yanından çekip gittiğinde neye uğradığını şaşırdı Barbaros. Özgül de en az onun kadar şaşırmış görünüyordu.
“Aa, niye böyle yaptı ki şimdi ya?”
“Kaptan olamadı diye mi siniri bozuk derdim ama… Bilmiyorum valla Özgül abla. Bi’ gıcıklığı falan var bana galiba niyeyse. Fark etmedin mi, adam ismimi bile kullanmak istemedi ya. Cinim de adam çarpacağım sanki ismimi söyleyince.”
“Neden yahu, daha seni ne kadar tanıyor ki gıcıklığı olsun sana?”
Omuz silkti Barbaros.
“Vardır kendince bir sebebi. Benden iyi bir enerji alamamıştır belki.”
Kendisinin de iyi enerji alamadığı birkaç kişi vardı doğrusu ama içlerinden birisi gelip ona bir şey sorsa bir kelime bile etmeden yanında ayrılma kabalığını göstermezdi elbette.
“Takma kafana, sana öyle gelmiştir,” diyerek omzuna vurdu Barbaros’un Özgül.
“Takmıyorum zaten de— neyse ne ya, kırmızı takım kaptanı kim olur sence?”
***
Tanya pek de şaşırtıcı bir hamlede bulunmayarak Ayyüce’yi takım kaptanı olarak seçmişti. Ayyüce takıma ilk olarak Emir’i seçti. Seçme sırası Ayyüce’deydi şimdi.
“İlk beyaz önlüğü aldığımda bana arkadaşım ‘Kaptan olursam seni karşı takımın kaptanı seçeceğim,’ demişti ama ben o arkadaşımı şuan karşı takımda değil yanımda görmek istiyorum. Biraz omuz omuza savaşalım, gerekirse birlikte kapışırız. Serhat.”
İşte bu şaşırtıcıydı.
Tanya takımına ikinci olarak Berk’i seçti ve o açıklamasını yaparken Ayyüce Serhat’a kimi almaları gerektiği konusunda danışıyordu— her ne kadar aksini iddia etse bile.
“Evet, Ayyüce Serhat’a sordu, Serhat birinci şıkkı kabul etmedi, ikinci kişiyi sordu ona “olur” dedi, ben buradan dinliyorum. Üçüncüye ‘idare eder’ dedi,” dedi Mehmet şef.
“Rozeti ver istersen de Serhat’ta dursun.”
“Sadece fikir alışverişinde bulunuyorum çünkü o benim sağ kolum.”
“Fikrimi seçmedi zaten, onu da belirteyim,” dedi Serhat memnuniyetsiz bir ses tonuyla gülerek.
“Güçlü biri olduğunu düşünüyorum, mutfak bilgisine de inanıyorum. Takıma da güç katacağına inandığım için Barbaros diyorum.”
Duyulan gönülsüz alkışlar eşliğinde Ayyüce ve Serhat’ın yanına gitti ve önlüğünü boynundan geçirdi. Bu kadar erken seçilmeyi beklediği söylenemezdi.
Yarışmacıların birbirlerinin önlüklerini bağlamaya yardımcı olmaları adet hâline gelmişti ama Serhat bu konuda pek istekli görünmüyordu, Ayyüce ise şeflerden birisinin sorusunu yanıtlamakla meşguldü.
“Serat az bir el at da, bağlayamadım.”
Gözlüklü adamdan yükselen sessiz ve kısa kahkaha neden kendisini minik bir zafer kazandırmış gibi hissettirmişti bilmiyordu kıvırcık saçlı adam.
“Şaşırmadım,” dedi Serhat yardım etmek üzere Barbaros’un arkasına geçerken.
An sonra elleri Barbaros’un belinde birbirine değdiğinde Barbaros’un elleri kızgın bir tavaymışçasına bir hızla ellerini geri çekti Serhat.
“Pardon.”
Serhat önlüğü rahatça bağlayabilsin diye ellerini çekip belini boş bıraktı Barbaros. Bu ani tepkinin nedenini anlayamamıştı ve de ne için özür dilediğinden emin değildi ama diğer adamı rahatsız hissettirmek hoşuna gitmemişti.
“Tamamdır,” diğer adam hızla önlüğü bağlayıp tekrar yanına geçti.
“Sağ ol.”
“Ayyüce’nin seni seçmesi hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu şeflerden biri.
“Mantıklı bir şey düşünüyordur kendisince bence, bu takımda olduğumdan da Serat’la da yan yana savaşacağım için de mutluyum. Aynı şekilde Ayyüce'nin bu takımı oluşturacağına güvenim sonsuz,” diye cevapladı. “Bir şeyler yapacağız şefim, ama beni aldığı için ona teşekkür ederim.”
***
Çekimler bugünlük bittiğinde yarışmacılar Masterchef evine yerleştirilmek üzere yola çıktılar nihayet. Herkes evi ilk kez göreceği için fazlasıyla heyecanlıydı. Dönüşte Serhat’ın yanına oturmayı düşünüyordu Barbaros, fakat Serhat araca herkesten önce binip tek kişilik koltuklardan birisine yerleşmişti bile.
İç çekerek Uğur’un yanındaki boş koltuğa oturdu, bugünün en kötü tulumbasını çıkaran adam desteğe ihtiyacı varmış gibi duruyordu.
***
“Ee, kim kiminle kalacak şimdi?” diye sordu Emir.
“Liste var burada, kim kiminle kalacak onu bile yazmış adamlar.”
“Saçmalama, daha neler. Askerlik bile bu kadar katı değil lan, ciddi ciddi onu da mı ayarlamışlar?”
“Oda kavgası çıkar diye mi düşündüler n’aptılar? Koca koca adamlarız şurada, saçmalamışlar.”
“Celal beni kimin yanına atmışlar baksana bir kardeşim.”
“ ‘Serhat, Barbaros, üst kattaki sağdan ikinci oda’ yazıyor.” dedi Celal. “Hayırdır neye sırıtıyorsun?”
Barbaros ‘Şimdi de benimle hiç konuşma da göreyim Serhat bey,’ diye düşünürken kendi kendine sırıttığının farkında değildi.
“Hiç, gideyim de istediğim taraftaki yatağı kapayım diye düşündüm öyle,” omuz silktikten sonra Serhat nerede diye etrafına bakındı Barbaros. Kimi minik bir ev turu yapmayı tercih ederken, çoğu yarışmacı önce odalarına bakmayı seçmişti. Serhat ise iki grubun da aksine kaşlarını çatmış, kollarını birleştirmiş bir biçimde tek başına koltukta oturuyordu.
“Serat!” diye seslendi yüzündeki kocaman gülümsemeyle. “Aynı odaya düşmüşüz. Önden giden istediği yatağı kapar bak, demedi deme sonra.”
Serhat’ın aynı odada kalacak olmaktan o kadar da mutlu olmadığı yüzünden okunabiliyordu. Gözlüklü adamın kendi kendine bir şeyler mırıldandığını gördü ama ne dediğini duyamamıştı.
“Biliyorum benimle aynı odada kalmak güzel bir haber, mutluluktan için içine sığmıyor ama o kadar da sevinme be Serat, şımartacaksın beni sonra,” dedi Barbaros gülümsemesi silinmeye yüz tutarken.
“Gidip stand-up falan yapsana sen bir yerlerde ya, harcanıyorsun buralarda bak.”
“Sen de bir tarlada korkuluk olarak işe başlayabilirsin aslında, bugün o kadar çok somurtuyorsun ki kargalar görse korkar kaçar da hani, o bakımdan,” diye yorumda bulundu Barbaros salonun girişinde bıraktığı bavuluna doğru yürürken.
“Aman ne komik ne komik.”
“Senin bavulun hangisi?”
“N’apacaksın bavulumu?”
“Evlatlık edineceğim, büyütüp okula yazdıracağım. Ne yapabilirim bavulunla sence? Açıp kurcalayacak hâlim yok herhalde, hazır kendi bavulumu da götürüyorken seninkini de yukarı taşıyacağım işte.”
“Gerek yok.”
“Öyle diyorsan,” üstelemek yerine bavulunu alıp üst kata çıkan merdivenlere yöneldi Barbaros.
"Acun paraya kıyar güzel bir şekilde dizer evi diye düşünürken adam öğrenci evine tıkmış ya bizi," diye seslendiğini duydu Furkan'ın Emir ve Sedat ile kalacağı odadan. "Bu nevresimler ne böyle, kalitesizlik akıyor her yerinden. İnsan bir pamuk nevresim alır şu villaya. Pes doğrusu."
"Şeflere mutlaka ilet yarın Furkan, bulunmaz hint kumaşından olmadığı sürece narin bedenimi nevresimle buluşturamıyorum, alerji yapıyor de," diye takıldı odalarının kapısından onlara bakıp gülerek. "Kriterlerin birazcık fazla olabilir mi acaba?"
"Benim kriterlerim yüksek değil, sizin kriterleriniz çok düşük, bir dokun şu nevresime anlayacaksın neden söylendiğimi."
"Haklıymışsın. Pazarda bile daha kalitelilerini satıyorlardır harbiden,” dedi Barbaros odaya girip bir elini nevresimin üzerinde gezdirdikten sonra. Bir süre Furkan ve Emir’le sohbet ettikten sonra onlara iyi geceler dileyip kendi kalacağı odaya yöneldi.
Kapıyı açtığında oda boştu. Serhat hâlâ odaya gelmemişti, "Evi geziyor herhalde," diye düşündü. Barbaros. Ev gez gez bitmeyecek bir ev değildi gerçi ya, ayrı konu. Odalar; iki yatak, ortada minik bir komodin ve de iki dolaptan oluşuyordu. Cidden öğrenci evi gibiydi.
Bavulundakileri yarın yerleştirmek üzere bir köşeye koyup içinden sadece duştan sonra giyeceği kıyafetleri, havlusunu ve de diğer gereken şeyleri çıkarıp yanına aldıktan sonra banyonun kapısını açtı. Serhat’ın daha yukarı çıkmaması o kadar da kötü bir şey değildi belki de. Sıra beklemek zorunda kalmadan fırsattan istifade rahat rahat duş alıp günün yorgunluğunu ve de yemek kokusunu üstünden atabilirdi bu sayede en azından.
***
Barbaros gecenin bir köründe içinde hissettiği huzursuzlukla gözlerini açtığında saat 3’e geliyordu. Etrafına şöyle bir bakındığında duvara dayalı diğer yatağın hâlâ boş olduğunu fark etti. Dili damağı kurumuştu ve de başucundaki su şişesinde hiç su kalmamıştı. Hem su içmek hem de Serhat ne âlemde bir bakmak için yavaşça yataktan kalktı ve de odadan çıkıp sessizce aşağı kata indi.
Aşağıya indiğinde Serhat’ı salondaki koltukta kıvrılmış bir şekilde yatarken buldu. Üstünde ne bir battaniye vardı, ne de kafasının altında rahat bir yastık. Onu uyandırmak için koltuğa yaklaşıp dizlerinin üstüne çöktü kıvırcık saçlı adam.
Fakat ona seslenmek yerine ay ışığının usulca aydınlattığı yüzünü izlerken buldu kendini bir süre sebepsizce. Bugün neredeyse tüm gün somurtan ya da yüzünde ciddi bir ifade olan genç adamın uyurken ne kadar da huzurlu göründüğünü söyleyebilseydi keşke— ama söyleyemiyordu. Çünkü Serhat uykusunda bile sanki görünmeyen bir düşmanla mücadele ediyor, birilerine bir şey kanıtlamaya çalışıyor gibi gergin görünüyordu.
“Serat,” diye seslendi diğer adamın omzuna hafifçe dokunarak. “Pişt, Serat, az uyan bi’ de yerine geç hadi.”
Serhat an sonra şaşkınlıkla gözlerini açtığında ekledi Barbaros: “Niye burada yatıyorsun ki hem sen? Odamıza gelsene. Tamam nevresimler aşırı kaliteli değil ama yataklar rahat yahu, Furkan o kadar mı gözünü korkuttu?”
“Ya bi’ siktir git rahat bırak beni, gelmiş nevresim cart curt diyor bir de manyak herif,” diye söylenerek koltukta diğer tarafa döndü Serhat.
Barbaros, beklemediği bu tepki karşısında afalladı.
“Sensin lan manyak, iyilik yapalım dedik yemediğimiz laf kalmadı! Tavuğuna kış dedik sanki. Bana neyse zaten, git nerede yatarsan yat, istersen git çatıda yat. Sana iyilik yapanda kabahat.”
Barbaros mutfağa uğrayıp bir bardak suyu kafasına diktikten sonra Serhat'a söylene söylene odasına geri döndü.
Serhat'ın neden böyle davrandığını bir türlü çözemiyordu. Daha ilk günden bu tavırlarına anlam vermek imkânsızdı. Belki de kendisiyle bir alakası olmadığını söyledi kendine, belki de tek başına yaşamaya fazlasıyla alışmış, odada başka birisi varken uyuyamayan bir insandı. Belki de zor günlerden geçiyordu ve özel hayatında bir takım sorunlar vardı.
Ama yine de bu kaba davranışlarını, tavrını açıklamıyordu kendi kendine yaptığı bu çıkarımlar.
İlk günden oda arkadaşını kendisine düşman bellemek istemediğinden; “Boş ver ve oğlum,” diye mırıldandı yorganı üstüne çekerken. “Canı sıkkındır sana çatmıştır, olabilir böyle şeyler.”
Uykuya geri dönmeye çalıştı ama yarım saattir tek başarabildiği şey bir sağa bir sola dönmekti.
“Yastıksız yorgansız yatmış bir de. Allah’ın psikopatı.”
Oda arkadaşının—odalarına geçmeyi reddeden gözlüklü adam ne kadar oda arkadaşından sayılabilirse artık—inatla salonda yatması sinirini düşündüğünden daha da fazla bozmuştu anlaşılan. Bir türlü içi rahat etmemişti nedense.
Serhat’ın yastığını ve yorganını kucaklayıp sessizce salona gitti tekrar. Kedi gibi kıvrılıp yatmış, üşüdüğü belli olan adamın üstüne örttü yorganı dikkatle. Diğer adamın uyanıp onu sorgulaması en son istediği şeydi şuanda. “Uykusunda bulur ne de olsa,” diye düşünüp yastığı da yanına bıraktı.
Bu sefer odasına geri döndüğünde uykuya dalması on dakikayı bile bulmamıştı.
