Chapter Text
Lee Felix çizim defterinin başında uyuyakalmıştı yine, şu yarışmaya katıldığından beridir sık sık böyle oluyordu. Yakın arkadaşı meditasyon diye başının etini yese de buna zaman ayırma lüksü yoktu.
Finale kalmıştı. Kolay kolay gelinmiyordu finale ama Lee Felix finale kalmayı başarmıştı, şimdiyse final seviyesinin üzerinde tasarımlar sergilemeliydi, bu yarışmayı kazanmayı her şeyden çok istiyordu. Sosyal medyada zaten adını oldukça duyurmuştu yarışmadaki başarılarıyla, arkasında bir sürü yabancının onu desteklediğini, genç terzi ve tasarımcıların onu örnek almaya başladığını görmüştü.
Çalışma masasının üzerindeki küçük çerçeveli resme baktı uzun uzun, bir bardak kahveden daha çabuk hazırola geçiriyordu bu resim onu. Bu yarışmayı kazanacaktı. Kazanmak zorundaydı.
Taslak çizimlerini çıkarmak üzere kumaşlarını almaya gitti, eklemeler ve düzeltmelere üç boyutlu devam edecekti.
—
Uğrunda kan, ter ve göz yaşı döktüğü her şey, makasla parmaklarını kestiği, dudaklarına toplu iğneler batırdığı, stüdyoda gözünü kırpmadan sabahladığı bütün o zamanlar meyvesini sonunda veriyordu işte. Muazzam bir iş çıkarmıştı, mankenleri podyumda yürürken izleyenlerin parlayan gözlerinden de görebiliyordu başarısının tanındığını. Rakiplerini küçük görme durumu değildi, sadece ne yaptığının farkındaydı.
Bütün defileler bittiğinde finalistler podyumda yan yana dizildiler, reklam filmi ekranda oynarken Felix gözlerini kapattı, vaad edilen hediyeleri dinledi derin nefesler alırken.
"Project Runway Avustralya'nın bu yılki kazananı; kendi markasını başlatmak için 250,000 Avustralya doları, Miu Miu'nun Project Runway Avustralya için ayarlanmış koleksiyonunda çalışma fırsatı, 40,000 dolar ederinde son model dikiş-nakış makineleri, Kora Organics markasından bir yıllık makyaj ve kozmetik sponsorluğu ve son olarak Yeni Zellanda'da her şey dahil lüks bir tatil kazanacak."
Felix sabırsızca dudaklarını yaladı, yarışmaya kabul edildiği günden beridir ödüllerle neler yapacağını hayal ediyordu ve bu noktaya kadar gelebildiğinden hemen hemen her şeyi planlamış sayılırdı.
"Ancak daha önce de bahsettiğimiz gibi bu seneki yarışmamız diğerlerinden farklı olarak gizli bir hediyeye daha sahipti, bunu şimdi açıklayacağız."
Felix nefesini tuttu, parmak uçları karıncalanmaya başlamıştı. Mavi gözlerini kocaman açtı ve spikerin üzerinde gezdirdi, arkasındaki ekranda bir hareketlenme olduğundaysa merakla oraya çevirmişti bakışlarını.
"Project Runway Avustralya'nın 8. Sezonu'nun kazanı, istediği bir modelin markasının yüzü olması adına 1 yıllık anlaşma imzalama hakkı kazanacak. Evet, yanlış duymadınız, Miranda Kerr ile bile çalışabilirsiniz."
Jüride Miranda Kerr kameralara gülümseyerek elini sallarken Felix'in de tuttuğu nefesi boğazına kaçmıştı, kalp krizi geçirmemek için yanındaki modacıya tutundu titreyen elleriyle, tabii kameralar hemen onu bulmuştu.
"Ah, Bay Lee bu habere çok sevinmiş gibi görünüyor."
Dedi spiker, Felix ise sahne gülümsemesini takınıp öksürüklerini kıkırtılarıyla gizlemeye çalıştı. İstediği bir model diyordu. İstediği herhangi bir model. Miranda Kerr bile listedeydi.
Birkaç dakika sonra işte o kritik an gelmişti. Felix kararlılıkla kaşlarını çattı, kazanacağını düşünüyordu; kazanmak zorundaydı. Kendi defilesi oldukça ilgi çekmiş ve merak uyandırmıştı, henüz yeni moda olmuş birkaç parça eklemiş, sunabileceğinin en iyisinden de daha iyisini yapmıştı. Göz önüne çıkmıştı mankenleri her şeyleriyle.
"Project Runway Avustralya 8. Sezonu'nun kazananı..."
Kalbi yerinden çıkacak gibi hissediyordu, titreyen parmaklarını gizlemek için ellerini arkada birleştirdi. Kendi adını duyacağına emindi. Kendi adını duyacaktı.
... Değil mi?
"Lee Felix!"
Bütün dünya bir anda durmuş, herkes susmuştu. Kafada mı kurmuştu acaba, halüsinasyon muydu gördükleri? Duyduğu alkışlar, ıslıklar, çığlıklar, derisini yakan spot ışıkları; belki de hala çizim defterinin başında uyukluyordu ve bütün bunlar bir rüyaydı.
Yanındaki diğer 3 tasarımcı onu tebrik etmeye uzandıklarında kendine geldi Felix. Hayır, hepsi gerçekti bunların, bütün bu kurlamalar, çiçekler, konfeti; her şey onun içindi, Lee Felix için. Başarmıştı.
Şoktan zorla çıkarılıp sahne ortasına alınırken sakin kalmaya çalıştı, modellerinin yanında çok kısa kalıyordu, sürekli bunu söyleyen jurideki kel adam yine sırıtmıştı bariz boy farkına. Felix de aptal aptal sırıtıyordu şimdi kameralara o saklayamadığı mutluluğuyla.
Juri final konuşmalarını yaparak onu neden seçtiklerini açıkladılar, diğer tasarımcı yarışmacılarla da bir çeşit teselli konuşması yapılırken Felix de öbür yarışmacılar ona iyi dilekler sunarken kibarca kabul ediyordu onları.
Spot ışıkları yeniden kendisine döndüğünde kürsüyü önüne almışlardı, arkasında da tasarımları içinde boy gösteren mankenleri. Spiker ona devasa bir buket çiçek verdi yanına gelip.
"Evet Lee Felix, Project Runway Avustralya 8. Sezon'un kazananı sen oldun. Neler söylemek istersin?"
Önündeki mikrofona konuşmadan önce yutkundu ve dudaklarını yaladı Felix.
"Öncelikle beni destekleyen ve içimdeki parıltıyı gören herkese ve beni buraya layık gören değerli juri üyelerimize minnetimi sunmak istiyorum, bir de elbette mükemmel ötesi ekibime, mankenlerime, güzellik uzmanlarıma; siz olmadan tasarımlarımı böylesine gözalıcı bir şekilde sunamazdım."
Derin bir nefes aldı, gülümserken gözleri parlıyordu.
"Bu yarışmada benimle yarışan tasarımcı arkadaşlarımdan da çok şey öğrendim ve birbirimize iyi veya kötü bolca ilham verdik, inanılmaz bir deneyimdi. Burada olmamın sadece kendime bağlayabileceğimi sanmıyorum, öyle veya böyle hayatımdaki herkesin emeği sayesinde gerçekleşen bir başarı bu ve herkese teşekkür etmek istiyorum."
Alkışlar koptuğunda suratındaki sırıtış büyüdü, çiçeğini kaldırarak önce jüriyi, ardından mankenlerini selamladı. Konuşmasına devam etmesi için ortam biraz sessizleştiğinde tekrar kürsüye döndü.
"Bana verilen bu imkanları kullanarak öncelikle kendi markam Lu'yu çıkartmak istiyorum, ayrıca Miu Miu'yu da yüzüstü bırakmayacağım. Burada, varımı yoğumu, yapabileceğimin en iyisini yapmak için kullandım, ama bu andan sonra en iyisinin de iyisini yapmak için çalışacağım, beni destekleyen herkesi gururlandırmak istiyorum."
Yeniden alkışlar koptu, herkes ona gülümsüyordu, bütün kameralar onu çekiyordu. Felix'in anıydı.
"Peki sürpriz hediye hakkında ne düşünüyorsun? Aklında çalışmak istediğin bir model var mı yoksa seni biraz gafil mi avladık?"
Kalp atışları hızlanırken, gözlerine kararlılık indi genç tasarımcının, ah, kesinlikle gafil avlanmamıştı, hayır. İlk gördüğü günden beridir aklından bir an olsun çıkmayan, bu günlere gelmesindeki en büyük motivasyonu olan isim fir dönüyordu aklında.
"Hwang Hyunjin,"
Dedi mikrofona hiç tereddüt etmeden, bütün ekranlarda kendi yüzü, doğrudan kameraya bakan parlayan gözleri vardı.
"Ben Hwang Hyunjin'i istiyorum."
—
Sabahın beşinde ısrarla zırıl zırıl çalan telefonunun sesine homurdanarak uyandı Lee Minho.
Sızlanarak telefona uzanırken koynunda uzanan uykusu hafif yatak arkadaşı kaşlarını çatmıştı duyduğu gürültüyle, yüzünü yastığa bastırdı. Minho uykusunun bölünmesinden ölümüne nefret eden oğlanın huzursuzca kıpırdanmasıyla biraz keyiflenirken yüzüne bir tebessüm yerleşmişti, telefonu komodinden aldı ve geri yerine geçerken koynundaki oğlanın ensesine yumuşak bir öpücük kondurdu.
Telefon çalmayı bırakırken, yatak arkadaşından gelen rahatlamış ses biraz heyecanlandırmıştı Minho'yu, dudaklarını teninde biraz daha gezdirmeye başladı boştaki kolunu beline dolayıp. Birkaç saniye içinde elinin altındaki telefon bir kere daha titremeye başlayınca keyfi bir kere daha kaçmıştı.
Bir of çekerek çekildi Jisung'un üzerinden, telefonu yüzüne yaklaştırdı ve ısrarla arayanın kim olduğunu çok iyi biliyor olsa da yine de bir ümit ekrana baktı, çok akıllı telefonu ona çağrıyı reddetme şansı sunmamıştı ne yazık ki. Homurdanarak yeşil telefon işaretini kenara kaydırdı ve telefonu kulağına götürdü.
"Ne var Hyunjin?"
Kelimeleri birbirine dolanıyor ve sesi de epey derin ve mızmız çıkıyordu, arayan kişi sırıttığında verdiği nefes ahizeden Minho'nun kulaklarına çalındı. Esnedi.
"Profesyonel konuşmaya n'oldu sayın Lee-şi?"
Minho telefonu kulağından uzaklaştırıp saate baktı gözlerini kısarak, beşi on bir geçiyordu, telefonu geri kulağına götürdü oflayarak.
"Mesai saatleri içinde değiliz. Niye aradın?"
"Güzel sesini duymak istedim aşkım."
Minho gözlerini devirdi.
"Kapatıyorum. Bir daha ararsan oraya gelip sikerim seni."
"Kapatma kapatma tamam, önemli bir şey için aradım."
Jisung uykusunda sızlandığında Minho'nun ilgisi ona kaymıştı hemen, bir elini onun beline atıp oğlanı çıplak göğsüne çekti.
"Tamam mesai saatleri içinde konuşuruz."
Her ne diyecekse zaten büyük ihtimalle boş yere kafaya taktığı, önemsiz bir meselaydı, Minho alışılagelmişlikle hiç oralı olmadı. Uykusundan edilmiş olduğundan tadı kaçmıştı biraz, Jisung'un boyun girintisine doğru sokuldu usulca, Jisung da hemencecik ona sarılmıştı. Minho gülümsedi.
"Yani bir gecede neden iki milyon aktif kullanıcının beni sosyal medya hesaplarımdan takip ettiğini merak etmiyor musun?"
Minho bir süre sessiz kaldıktan sonra gerisin geri doğruldu yatakta.
"Ne?"
Büyüğünün bedeninin de yorganın da sıcağından mahrum kalan Jisung somurttu ve çekiştirerek yorganı Minho'nun bedenininden kendi tarafına doğru aldı, içine iyice sarmalanıp yatağa gömüldü sırtını Minho'ya dönerek. Minho derin bir nefes aldı.
"Hyunjin derdin ne senin amına koyim, hayatımın içine sıçmaya mı çalışıyorsun?"
Hyunjin kinayeli bir şekilde cıkcıkladı, Minho onu kendisini gıcık etmenin verdiği keyifle sırıtarak odasında volta atarken hayal edebiliyordu. Nefret ediyordu bu çocuktan.
"Benim sayemde zengin oldun hyung, hatırlatırım."
"Asıl sen benim sayemde zengin oldun, aptal."
Hyunjin kıkır kıkır güldü, büyüğü rahatsız etme görevini başarıyla tamamlamıştı. Uykusu iyice açılan Minho oflayıp puflayarak yataktan çıktı, üzerine bir önceki gece özensizce etrafa fırlatılmış gri eşofman altını ve beyaz tişörtünü geçirdi, odasının kapısını arkasından sessizce kapatarak koridora çıktı. Madem iş işten geçmişti, güne başlayabilirdi.
"Şimdi şu olayı bana düzgünce anlat."
Ayaklarını sürüyerek çalışma odasına doğru ilerledi, sabahın köründe Jisung'u yatakta bırakıp gitmek canını çok sıkıyordu, koridor boyunca homurdanmadan edemedi.
"Bir gecede iki milyon aktif takipçi diyorum. Hepsi gerçek insanlar, hepsini stalkladım."
Minho kaşlarını çattı, çalışma odasının kapısını ayağıyla iterek açtı. İlk işi kitaplığın altındaki masadaki kahve makinesini çalıştırmak oldu, Hwang Hyunjin'i sabah kahvesini içmeden çekmek neredeyse imkansızdı onun için.
Kahve makinesinden sesler gelirken ikisi de sessizce kahvenin hazır olmasını beklediler. Minho sonunda kedili kupasından bir yudum alınca kaldıkları yerden devam etti:
"İki milyon kişiyi mi stalkladın?"
Hyunjin diliyle 'pfffrtt' yaptı ona dalga geçerek, Minho ise sinirle yüzünü avuçlamıştı. Mesai saatine üç koca saat vardı. Üç saat. Şu an artık her ne sikim yapacaksa onun yerine Jisung'la birlikte geçirebileceği üç saat.
"Hepsini değil tabii de, olabildiği kadarını."
"Yani on kişiyi falan?"
Hyunjin'in gözlerini devirip dudaklarını büzdüğünü hayal edebiliyordu, kahvesinden bur yudum alırken çıplak ayağıyla halıda ritm tuttu.
"Hepsi gerçekten aktif hesap, bir uygulama var kontrol ediyor."
"Peki,
Dedi Minho, oturup bütün hesapları tek tek kontrol etmeye hiç gerek yoktu böyle bir durumda.
"Bunu doğru kabul edeceğim."
Kahve kupasını eline alıp çalışma masasına yöneldi, bilgisayarını açtı; parlak ışık gözlerini acıtmıştı, mızmızlanarak uzaklaştı ekrandan.
Çalışma odasındaki pencere tavandan yere kadar uzanıyordu, sekiz büyük kareye bölünmüştü çerçeveyle. Pencereden dışarıya baktı kahvesinden bir yudum daha alırken, arka bahçesini görüyordu pencere. Bir bahçe tasarımcısı tarafından düzenlenmiş kocaman, yemyeşil, muazzam bir bahçesi vardı, bu manzaraya bakmak onu hep rahatlatıyordu.
Sabahın ilk ışıklarını almaya uzanmış çiçeklerine baktı uzun uzun, pembe çin şakayıklarını Jisung'la birlikte dikmişlerdi. Şafak vaktinin soğuk ışığında iç gıcıklatıcı bir şekilde romantik görünen bahçe manzarasına karşılık Minho tekrardan homurdandığında telefonunu diğer ucundaki ses cıkcıkladı.
"Ay amma söylendin, sanki ilk defa uyandırıyoruz. Hayırdır özel gününde falan mısın?"
"Uğraşma benle."
Dedi Minho çalışma odasının kapısından görünen koridora bir bakış attığında suratı asılmıştı yine.
"Jisung akşam burda kaldı."
Dedi daha kısık bir sesle, işte şimdi huzursuzluğunun sebebi belli olmuştu.
"Ooo hayırlı işler. Aman dikkat çalışanına cinsel tacizden dava açmasınlar da."
"Ya siktir git."
Minho kahvesiyle birlikte bilgisayarın önüne yerleşirken Hyunjin pis pis güldü.
"Bi bakıcam şimdi n'oluyo, mesai saatinden önce dönerim sana."
Dedi Minho esneyerek, uzun bir gün olacak gibiydi. Hyunjin'in mızmızlanan sesi ahizeden yankılandı:
"Hyung, mesainin başlamasına üç saat var."
Minho oflayarak avuç içleriyle gözlerini ovuşturdu, gerçekten çok erken bir saatti Hyunjin'le uğraşıyor olmak için.
"Kapat telefonu Hyunjin."
Büyüğün sabrının sonunda olduğunu belli eden ses tonundan etkilenen Hyunjin ikiletmeden telefonu kapattı ve Minho'yu sabahın köründe üzerine yükleyiverdiği iş yüküyle başbaşa bırakıp cilt bakım rutinini yapmak üzere banyoya yöneldi.
—
Minho bir saat içinde menajer vazifesini gerektiğince yerine getirmiş, üzerine açlıktan vaaz vermeye başlamış midesine iki lokma da olsa bir şeyler sokuşturmak üzere mutfağına doğru yola koyulmuştu.
Seul'un lüks villa sitelerinden birinde yaşıyordu, üç katlı evi ferah ve rahattı, en üst katı komple yatak odası iken en alt katta mutfak ve salon, orta katta çalışma odası ve misafir odası ile misafir banyosu yer alıyordu, bodrum katı da depo, kiler ve otopark şeklinde üçe ayrılmıştı.
Eviyle ilgili hoşuna gitmeyen tek şey yeterince mahremiyet verecek kadar uzaklıktaki komşu villada Hwang Hyunjin'in yaşıyor olmasıydı. Evleri birbirine bu kadar yakınken neden kendisini telefonla aradığını merak ediyordu ya, eğer Hyunjin şu anda evinde olsa daha çok morali bozulabilirdi.
Jisung'un gidip gitmemiş olduğunu düşünerek geniş mutfağına adım attığında buz dolabının kapısı açık olduğunu gördü. Terliklerinin sesini duyan esmer başını uzatıp ona baktı.
"Günaydın! Uyandığımda yoktun da, ben de acıktım, kahvaltılık bir şeyler arıyordum."
Boyun girintisindeki silik ısırık izi tenine çok yakışıyordu, üzerine önceki geceki kıyafetlerini giymişti ve dağınıklığıyla fazlasıyla çekici görünüyordu. Minho gözleriyle onu yemeyi bitirdiğinde yanına adımladı.
"Birlikte yeriz o zaman bir şeyler şimdi."
İkisi sanki hep birlikte yaşıyorlarmış gibi bir rahatlıkla birlikte kahvaltı hazırlamaya girişti çok geçmeden ve bu domestiklik Minho'nun kalbinin hızlanmasına sebep olmuştu. Bütün güzel şeylerin elbet bir sonunun oluyordu tabii. Minho'nun telefonu çalmaya başladı.
"Ne istiyorsun yine?"
Telefonu ona hiçbir zaman Hyunjin'i reddetme seçeneğini sunmuyordu ona, Minho oflayarak açmıştı yine telefonu. Hyunjin heyecanla ve biraz da hohlayarak ahizeye bağırdı:
"Hyung, öğrendin mi, n'olmuş?"
Minho ayaklarını sürüyerek buz dolabına doğru ilerledi, telefonu omzuyla kulağı arasına rahatsız edici bir şekilde sıkıştırmak zorunda kalmıştı.
"Öğrendim. Project Runway'i biliyorsun değil mi?"
"E abla heralde."
Kollarına salata malzemelerini doldurup buzdolabını ayağıyla kapattı, Jisung da bir önceki öğlenden kalan patates kızarmalarını ısıtmaya koymuş, teflon tavada sosis pişirmeye girişmişti. Minho elindekileri lavaboya boşalttı ve musluğu açtı.
"Avustralyan versiyonunun sekizinci sezon ödülü olarak istenilen bir modelle çalışma imkanı vermişler ve çoğu ünlü modelin ajansıyla gereken anlaşmaları yapmışlar, yani Adriana Lima'dan, Tomas Skoloudik'ten bahsediyorum."
"Yuhamına."
Hyunjin sessizce küfrettiğinde Minho da hıhı diye mırıldandı, sebze ve yeşillikleri lavabodan çıkarıp doğramaya koyuldu.
"Hyung ben de mi katılsaydım o yarışmaya ya? Belki kazanıp Skoloudik'i bana alırdık..."
"Sen tasarımdan ne anlarsın salak, kapıdan sokmazlar seni."
Diyerek payladı Minho onu gözlerini devirerek, büyüğünün rahatsız duruşu yüzünden acı çektiğini gören Jisung uzanıp telefonu onun omzundan aldı, hoparlörü açtı, cihazı rafın üzerine bıraktı. Aynı ajansta çalıştıkları için neler konuştuklarını bilse de bir şey fark etmezdi zaten; ayrıca Minho'nun sabahın köründe onu niye yatakta terk ettiğini de merak ediyordu.
"Sağ ol, bebeğim."
Dedi Minho küçüğe gülümseyerek, omzunu ovalarken hoparlöre döndü.
"Neyse, ne diyorduk?"
"Kime bebeğim diyors– hee, dur Jisung sendeydi, enayi seni."
Minho bir an panikleyip abartılı bir şekilde öksürdü, gözünün ucuyla hızla Jisung'a bakmıştı.
"Hoparlörde."
Dedi hızlıca, Hyunin sinsi sinsi kıkırdadı.
"Bu gün iyi tarafımdan kalktım, şerefsizlik yapmıyorum, bu kıyağımı unutma."
Dedi sırıtarak, Minho 'ya sabır' çekerek derin bir nefes aldı.
Han Jisung, aynı anda hem amiri, hem meslektaşı hem de patronu olan adamla profesyonel ötesi bir ilişki yaşamaya başladığından beridir iki patronunun da aslında şirkette göründükleri gibi ciddi ve korkutucu olmadığını öğrenmişti, ancak halen daha koskoca Lee Minho ve Hwang Hyunjin'in birbirleriyle küfürlü argolu konuşmasına tam olarak alışamamıştı. Yanakları kızarmıştı hafiften.
Minho hazırladığı salatayı masaya bıraktıktan sonra dolaptan peynir ve yumurta çıkardı, bir karıştırma kabının içinde omlet hazırlamaya girişirken, Jisung da ekmek kızartma makinesine ekmek koyuyordu. Hyunjin'i çok da umursadıları söylenemezdi, daha doğrusu belki Hyunjin ilgisizlikten sıkılıp telefonu kapatır da Minho Jisung'la başbaşa zaman geçirebilirdi.
"Ya hyung anlatsana yarıda bıraktın–"
"Bekle biraz, kahvaltı hazırlıyoruz."
"E sana geliyorum o zaman?"
Minho'nun suratı elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi asılmıştı.
"Sana gel diyen olmadı Hwang."
"Kahvaltı hazırlıyorum dedin, bunu bir davet olarak kabul ederim."
Minho elinde Jisung'la yalnız kahvaltı edebilmek için olan son şansının da parmaklarından süzülüp gittiğini hissederken dertli dertli içini çekti, Hyunjin'in sesi tekrar duyuldu:
"Ama yok ben Jisung'la mum ışığında tost yiyeceğim, şapur şupur öpüşeceğim falan diyorsan..."
İçinden küfürler savurarak gözlerini yumdu Minho, ona arkasını dönmüş olan Jisung ise keyifle kıs kıs sırıtıyordu, durumdan şeytani bir keyif almıştı.
"Gel. Tamam Hyunjin, gel."
Dedi Minho pes ederek, ahizeden bir kıkırtı geldiğinde omzunun üzerinden esmere döndü.
"Jisung iki ekmek daha koyar mısın kızartıcıya?"
"İki dakikaya kalmaz oradayım, giyinik olun lütfen baylar."
Telefon kapandı. Minho özür diler gibi Jisung'a baktığında esmerin kendisine sırıtıyor olduğunu gördü. Jisung iki adımda onun yanına gelip kollarını Minho'nun boynuna doladı, dudaklarına yumuşak bir teselli öpücüğü bıraktı. Minho rahatlayarak bir nefes verdi öpücüğe karşılık verirken.
—
Hwang Hyunjin karşı villanın mutfağına adeta ışınlandığında kahvaltı sofrası hazırlanmıştı. Jisung diğer patronunun dağınık saçlar ve civcivli pijamalarıyla çıplak ayaklarını pahalı mermere sürterek mutfağa girdiğini gördüğünde küçük bir kültür şoku yaşadı, onu ilk defa mesai saatleri dışında görüyordu.
"Hoş geldiniz."
Dedi hayretler içerisinde. Hyunjin ona umursamaz bir bakış attı, gözlerinin kenarlarında çapaklar vardı.
"Mesai saatleri dışındayız Jisung, sen yaşıtım değil misin? Resmi konuşmamıza gerek yok."
Jisung gergince başını salladı.
"Yani haklısınız– sın, ama..."
Patronuyla senli benli konuşuyordu. Civcivli pijamalar giyen patronuyla. Hyunjin bir kaşını kaldırdığında Jisung biraz daha sinmişti, Minho kolunu onun omzuna atıp oğlanı belalısının gözünün önünden çekti.
"Rahat bırak çocuğu, geç otur."
Diye kovaladı Hyunjin'i, asla mesleki deformasyon yaşamayan manken oğlan da çıplak ayaklarını sürüyerek bardakların olduğu dolaplara ilerledi ve kendisine bir kupa çıkarıp içine Minho'nun taze çektiği çekirdek kahveyle yapılmış filtreden doldurdu, bir yudum almadan önce kokusunu derin bir nefesle içine çekti.
"Bana da al bu aletten."
Dedi mutfak masasına ilerlerken, Minho bir şeyler mırıldanarak onu geçiştirdi.
Hyunjin masaya oturup eline çopstiklerini aldı ve sabırsız bakışlarla diğerlerinin masaya gelmesini beklemeye koyuldu, boştaki eliyle de yanağını kaşıyordu. Jisung ne kadar dehşete düştüyse, sakince Hyunjin'in karşısına oturan Minho da bir o kadar kayıtsızdı. Han Jisung temkinli bir şekilde ikisinin ortasında kalan yere oturdu.
İlk lokmalar alındıktan sonra Hyunjin huzursuzca gümüş çopstiklerini şıklatarak Minho'ya doğru eğildi masada.
"Gir mevzuya."
Minho ağzını peçeteyle sildi ve arkasına yaslanıp kahvesinden bir yudum aldı, bacak bacak üzerine attı. Hyunjin pür dikkat ona bakıyordu, Jisung'un ise biraz gözü korkmuş, biraz da libidosu hareketlenmişti. Minho ağzındakini yuttuktan sonra ciddileşmeye başlayan bakışlarını mankenine yöneltti.
"Yarışmayı Lee Felix diye bir tasarımcı kazandı. Miu Miu ile çalışacak, onun dışında da bir sürü tırıvırı ödül aldı, önemli değil. Son olarak, çalışmak istediği model için kimi seçtiğini biliyor musun?"
Hyunjin düşünüyormuş gibi yaptı, suratında bıkkın bir ifade vardı.
"Tomas Skoloudik?"
"Seni, geri zekalı."
Hyunjin'in kaşları bir anlığına çatılırken, Minho cıkcıklayarak tabağından birkaç lokma attı ağzına, Jisung henüz yemeğine dokunamamıştı, sanki bir gerginlik vardı ve arttıkça artıyormuş gibi hissediyordu.
"Nasıl biri peki?"
Dedi Hyunjin sonunda, isyan etmemişti, güzel bir başlangıçtı. Minho omuz silkti.
"Özel hayatına bakmadım, ama güzel çocuk."
Dedi, Hyunjin ve Jisung aynı anda ona döndüklerinde Minho kahvesinden hızlıca bir yudum aldı.
"İşini iyi biliyor, bilmen gereken tek şey bu. Amerika'daki Project Runway'e özel jüri olarak gidecekmiş bu sene, baya tutmuşlar."
Hyunjin'in suratına yavaş yavaş oturan ciddiyet Minho'ya da geçerken, Jisung kendisini biraz soyutlanmış hissetmeye başlamıştı, tabağındaki sosisleri çopstikleriyle dürtükledi sessizce.
"Stalklansın bari."
Dedi Hyunjin. Minho başını salladı.
"Ben de daha detaylı sordururum."
Ağzına bir lokma daha aldı, çiğnerken aklına bir şey gelmiş gibi bir anda öne doğru eğildi ve lokmasını yanaklarına saklayarak çopstiklerini Hyunjin'e uzattı.
"Project Runway Avustralya yetkilileriyle mailleştik bu arada, sana işbirliği için yüklü para teklif etmeye hazırlar, Bella Hadid bile kabul etti, itibarımızı kirletmesin diyorlar."
Hyunjin ağzını açacak gibi olunca Minho hışımla ona doğru eğildi, ani hareketi Jisung'un yerinde sıçramasına sebep olmuştu.
"Bana bak, politik bir sorun bile çıkabilir, yani kabul etmek zorundayız. Yeniden başbakanla karşı karşıya gelmek istemiyorum, sakın durumu zorlaştırmaya kalkışma."
Jisung, 'yeniden', Hyunjin, 'zorundayız' kelimesine takılırken Minho da başbakanla Hyunjin'in YSL dergi çekiminde çıkardığı sorunun büyümesi sonucu yaptığı konuşmayı düşünüyordu.
"Ben hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim."
Dedi Hyunjin sonunda,
"Gitsin başka birini bulsun, deli midir nedir o kadar model varken beni nerden bulmuş? Takık kesin."
Minho gözlerini kapattı, yumruklarını sıkıp gevşeterek derin bir nefes aldı. Patronunu sinirli gördüğünde diğer herkes gibi kaçacak delik arama güdüleri tetiklenen Jisung ise gerilmişti.
"Hyunjin,"
Dedi, boynundaki bütün damarlar gerilmiş, omuzları sinirden kasılmıştı.
"Senden başka kimseye sunulmamış bir iş teklifi bu. Mantıklı düşün."
"Hyung–"
"Bir kez olsun sorun çıkarma ve lanet olsun, bir defalığına olsun profesyonel davran artık!"
Diye gürledi Minho. Mutfağa bir sessizlik çökerken Jisung da titreyen ellerini masanın altına sakladı. Hyunjin derin bir nefes aldıktan sonra çopstiklerini büyüğüne doğrulttu, Jisung ise bu çopstik doğrultma işinden iyiden iyiye rahatsız olmaya başlamıştı.
"Bak, istemediğim bir şey yaptığımda işlerimiz ters gidiyor, bunu sen de biliyorsun."
Sesini yükseltiyordu inatla. Minho pes ederek içini çekti ve çopstiklerini tabağına bıraktı, mesai saatinden önce tartışmayacaktı Hyunjin'le bu sabah.
"Haftaya buraya geliyor."
Dedi ve konuyu kapattı. Bir süre sessizlik içinde yemek yedi ikisi, Jisung ise gerginlikten 1-2 lokma anca yemiş, bunun ikilinin normal hali olduğunu bilmediğinden dolayı ikisi arasında mekik dokumaya başlamıştı gözleriyle.
Sebzeleri bittikten sonra Hyunjin çopstiklerini bırakıp arkasına yaslandı ve kahvesine uzandı, Minho da elini masanın altından Jisung'un bacağına atıp oğlanı sakinleştirmek için tenini okşamaya başladı.
"Ne istiyor?"
"Ailesi Koreli'ymiş ama Koreceyi çok az biliyor. Bizden buradaki işlerini takip etmek için hem İngilizce hem Korece bilen bir menajer veya asistan istedi."
"Bizim şirkette var bir sürü İngilizce bilen, dimi?"
Dedi Hyunjin kahvesinden bir yudum almadan önce. Bu soru üzerine Minho dudaklarını büzüp biraz düşündükten sonra başını birden yanında oturan oğlana çevirdi.
"Jisung, sen bu sezon boştasın henüz, değil mi?"
Hyunjin kahvesinde boğulurken, Jisung gergince boğazını temizledi ve oturuşunu düzeltti. Manken kendini toparladıktan sonra silkinip çopstiklerini büyüğüne doğrultarak yeniden öne eğildi.
"Sikinle düşünmeyi bırak Lee Minho."
Siteminin üzerine Minho'nun kaşları havalandı, buna gerçekten siniri bozulmuştu. O da çopstiklerini Hyunjin'e uzattı, Jisung ise birinin gözü çıkmadan bu çopstiklere el koyması gerektiğini düşünmeye başlamıştı.
"Bana bak sırık oradan bakınca profesyonel ve özel hayatımı ayırmayı bilmeyen bir dalyarağa mı benziyorum? Jisung'un yetersiz olduğunu düşünseydim bunu ona teklif etmezdim."
Hyunjin'in kendilerine ün yapmış küstah bakışları Han Jisung'un üzerine indiğinde esmer bir an afalladı, sanki dik oturup olmayan kravatını düzeltmesi gerekiyormuş gibi hissediyordu ya, şu anda üzerinde sol meme ucundan frikik verdiği, kol boşluğu beline kadar açık, salaş bir kolsuz tişörtleydi sadece.
"Küçüklüğümü Malezya'da geçirdiğim için Malay ve İngilizce'yi de Korece kadar iyi konuşabiliyorum Hyunjin bey."
Dedi telaşla. Hyunjin sarkastik bir şekilde güldükten sonra Jisung'a alaycı bir bakış attı.
"Hitap."
"Şey... pardon... Hyunjin..."
"Aferin."
Dedi keyiflenerek, oğlanın karşısında kıvranmasını umursamadan kahvesini höpürdetti. Minho gözlerini devirdi.
"Ona çok takılma. Şirkete geçtiğimizde seninle odamda konuşuruz bu Felix meselesini, programına bir bakarız."
"Tamam.."
Kahvaltının kalanı olaysız geçti. Hyunjin ve Minho iş konuşmayı bırakmış ve havadan sudan, magazinden, yeni açılan resim sergisinden, yeni çıkan kıyafet koleksiyonlarından konuşmaya başlamıştı. Jisung da ortamın lakayıtlığına yavaş yavaş adapte oluyordu, ayrıca tam olarak anlayamadığı bir sebepten dolayı Minho'yu Hyunjin'le argolu ve küfürlü boş muhabbetler yaparken görmek biraz ateş basmasına sebep oluyordu.
Hyunjin esmer menajerin Minho'ya kızışmış kedi gibi bakmaya başladığını gördüğünde kahvesinin kalanını fondipledi, peçetesiyle ağzını sildi ve sandalyesini geriye ittirip zengin kalkışı yaparak ayaklandı.
"Mesai saatine kadar siz kumruları baş başa bırakıyorum."
Jisung'a flörtöz bir şekilde göz kırptığında oğlanın tüylerinin diken diken olmasına sebep olmuştu.
"Zahmet oldu. Kalsaydın ya karpuz keserdik."
Dedi Minho kinayeli bir şekilde. Hyunjin omuz hizasından biraz daha uzun olan siyah saçlarını dramatik bir şekilde savurup ona omzunun üzerinden bir bakış attı.
"Çok isterdim birtanem de evime gidip stalklamam gereken bir tasarımcı var. Kahvaltı için teşekkürler, öpüldünüz!"
"Çıkarken çitin kapısını da kapat."
Hyunjin onlara dünyanın en gey selamını çakmış, sonra da salına salına villadan ayrılmıştı. Bu gün de hiç zahmetsiz karnını doyurmuş ve Minho'nun başına iş yığmıştı çok şükür, günü gayet güzel geçiyordu.
Lee Felix isimli tasarımcı ise fena halde aklını kurcalamaktaydı, çünkü itiraf etmesi canını sıksa da Hwang Hyunjin uluslararası anlamda aşırı derecede popüler bir model değildi(henüz), bu çocuk onu nereden bulmuştu merak ediyordu.
—
Kahvaltıdan sonra birlikte aldıkları güzel ve epey hareketli bir duşun ardından ayna karşısında dişlerini fırçalayan Jisung'a arkadan usulca yaklaşıp boyun girintisine bir öpücük kondurdu Minho. Seviştikten sonra işe gitmekten nefret ediyordu, elinde olsa bütün gün Jisung'la yatakta yuvarlanır ve defalarca oynaşırdı.
Bütün bir gününü henüz bir isim koymadıkları bu ilişkileri başladığından beridir bir defa olsun tamamıyla Jisung'a ayıramamıştı ve bu durumdan biraz suçluluk duyuyordu, şirketteyken birbirlerine böyle davranamıyorlardı çünkü.
Küçüğüne biraz daha sırnaşıp aynadaki yakışıklı yansımasını izledi Jisung da sırtını onun göğsüne yaslarken, gözlerini bedeninde gezdirirken gözüne takılan bir şeyle duraksamıştı.
"Ah..."
Dedi kendi kendine, Jisung dişlerini fırçalamayı bitirince ağzını temizledi ve yeniden ona döndü.
"N'oldu?"
Minho'nun gözleri onun boynunda gezindi, ardından dudaklarını büzerek elini uzattı ve çenesine yakın bir noktaya parmağını bastırdı.
"Burada sana küçük bir hediye bırakmışım."
Dedi utana sıkıla, gözleri büyüyen Jisung aynaya döndü ve yansımasını daha iyi görebilmek için lavaboya doğru eğildi. Minho ise bir çözüm üretmeye çalışıyordu, sonuçta oğlanın boynundaki morluğu kendi ağzıyla yapmıştı, sorumluluğunu alması gerekiyordu.
"Sana bir fular takabiliriz."
Diye bir öneride bulundu, cevabını beklemeden profesyonel bakışıyla süzmeye başlamıştı Jisung'u, giydirmesi gereken bir modelmiş gibi.
"Güzel bir boynun var, sana yakışır. Senin en son menajerliğini yaptığın modelin fular modelliği de yapmıştı, yanlış hatırlamıyorsam? Onun kullandığı kreasyondan bir parça olması lazım bende, Hyunjin almıştı."
İş moduna girdiğinde bakışlarının ciddileşmesi sonucu Jisung biraz gerilmişti, Minho bunu fark ettiğinde mahcup mahcup gülümsedi.
"Özür dilerim bebeğim, sadece bir öneri."
"Hayır, hayır sorun değil. İyi fikir bence."
Diye kem küm etti Jisung, zaten üstüne Minho'nun dar kesim kıyafetlerinden giyecekti, bir de fularını takmasından bir şey olmazdı. Minho uzanıp onun boynundaki ize bir öpücük kondurdu, sonra geri çekilip Jisung'un ellerini tuttu.
"Sana söz veriyorum, çok yakışacak."
Jisung şüpheyle dudaklarını büzdüğünde Minho uzanıp onu dudaklarından da öptü. Bu küçüğün keyfini yerine getirmişti biraz, içini çektiyse de gülümsedi.
"Pekala,"
Dedi sakince, parmaklarını Minho'nunkilere kenetledi.
"Şimdi gidip giyiniyorum ve sen de bana o fuları buluyorsun. Geç kalırsak bütün sorumluluk sende ona göre."
Dedi bilmiş bilmiş patronuna karşı, Minho ise onun elini dudaklarına götürdü ve parmak eklemlerine bir öpücük bıraktı.
"Merak etme, şirketin yarısının sahibi benim. Bir defalığına mahsus geç kalmamızın telafisini yapabilirim sanırım."
Jisung'a banyodan kıyafet odasına doğru eşlik etti, küçüğü ise sırıtıyordu.
"Öyle. Ama diğer yarısının sahibi Hwang Hyunjin."
Dedi kinayeli bir şekilde,
"Nam-ı diğer Drama Kraliçesi."
—
Bahsi geçen Hwang Hyunjin, içi saray gibi tasarlanmış bomboş evinin salonunun koltuklarından birine sereserpe uzanmış, Lee Felix'in hesaplarında geziniyordu. Portfolyosuna bakmış, kişisel instagramında dolanmış, onunla ilgili yerel haberleri okumuştu.
Günün sonunda iki şeye karar vermişti:
1. Lee Felix hayatında gördüğü en güzel şeydi
2. Sırf bu yüzden onun tasarımlarını asla giymeyecekti
———
*hyunjin manyak misin olm deli misin degisik misin sen aq
* yildizlarbanaait karisi bana zorla yayinlatti bu fiki buyrunus hyunlix adi altinda minsung
*eger exo-l iseniz ve eski hesabimda bu fike denk geldiyseniz: yoo yok oyle bi sey
