Actions

Work Header

Tahammül Edilebilir Daimi Tatminsizlik

Summary:

Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler. Daha kırk yaşıma bile girmedim ama o bir bardak kahvenin hatrını ödeyemeyeceğimi biliyorum...

Ya da
"Jeongin... Sen çok yakışıklısın, biliyor musun?"
"Seungmin... Seni seviyorum, biliyor musun?"

Notes:

Bu hikaye orjinal olarak wattpad de yayımlandı
Daha fazla türkçe içerik için o hesaba bakanilirdiniz

(See the end of the work for more notes.)

Chapter 1: Tahammül

Chapter Text

Bilgsayarın mavi ışığı gözlerime batıyordu artık. Yorgundum, yoğundum ama en çok da durgundum. Çalışmaktan başka yapcak daha iyi bir alternatifim yoktu ama çalışmak da bana kendimi iyi hissettirmiyordu artık.

Mesai bitimi için dakikaları sayıyordum ama iş çıkışı yapacağım bir şey yoktu. Kutu gibi, klostrofobik, minik daireme dönecek; canım isterse beni hayatta tutacak kadar yemek yiyecek, tavanı izleyerek uykuya dalacaktım. Ya da sabaha kadar beynimi kurcalayan düşüncelerle sarmaş dolaş yatacaktım.

En azından işteyken kendimi yararlı hissediyordum. Yine de, buradan defolup gitmek için geri sayım yapıyordum. Sürekli bir hoşnutsuzluk içindeydim.

Artık gün algım bile birbirine girmeye başlamıştı, dünki öğlen ile bu günki öğlen birbirine karışıyor, neyi ne gün yaşadığımı aklımda tutamıyordum. Çünkü hepsi birbirinin aynıydı. Minik detaylar haricinde değişen hiç bir şey yoktu.

Aynı yatak, aynı ev, aynı metro, aynı iş yeri, aynı masa, aynı bilgisayar, aynı mailler, aynı belgeler, aynı insanlar... Aynı, aynı, aynı...

Beynim içeride acı çekerken yüz ifadem bile aynı. Mutlu olmayı bırak, en son ne zaman gerçekten sinirlendiğimi bile hatırlamıyordum. Duygusuzlaşmıştım. Bir robot gibi. Haftalardır peşimi bırakmayan bir durgunluk vardı üstümde. Yoksa aylardır mı? Bilmiyorum. Doğruyu söylemek gerekirse bunun ne zaman başladığını bile hatırlamıyorum.

Oysa mülakatı geçip, bu işyerinde işe başladığımda istek ve şevk ile doluydum. Yeni insanlarla tanışmak ve kendimi geliştirmek için arzuyla kaynıyordum. Ancak şimdi, sahip olduğum arkadaşlıklardan da kopmuştum, kendimi geliştirmeyi bırak, yemek yiyebilirsem kendimi aşmış gibi hissediyorum. Bu monotonluk beni içten öldürüyordu.

Saniyeler geçmek bilmiyordu. Aynı dakikalardan oluşan bir zaman döngüsünde sıkışmış gibiydim. Yelkovan tam saat başını gösterdiğinde çantamı kapıp kendimi binadan dışarı attım.

Bunalmıştım, sıkılmıştım, adeta boğulmuştum. Gökdeleni arkamda bırakıp geri dönmeksizin yürümeye koyuldum. Gökyüzü benim ruh halime uyuşurcasına bulutlu ve karanlıktı. Güz olduğundan çoktan güneşe elveda diyerek evine yollamıştık. Benim evime ise hala yol vardı.

Mesai çıkışı nedeniyle tıklım tıklım dolu olan metrobüsteydim. Yine her zamanki gibi aynı saatte gelen metroma aynı saatte biniyordum.

Gürültülüydü metro, her zaman olduğu gibi. Kafamın içi de gürültülüydü. İşin garip yanı, ne düşündüğünü bilmiyordum da. Sanki, birbirine karışmış bozuk radyo sinyalleriyle doluydu kafamın içi. Susmuyordu. Aynı metrodaki insanlar gibi.

Öylece camdan dışarıyı izliyordum. Dalıp gitmiştim. Yorgunluktan bacaklarım ve gözlerim ağrıyordu. Yatsam günlerce uyurdum belki ama gündüz uykuya dalmak benim için imkansızdı. Duraklar birbirini geçerken öylece bakınıyordum sokaklara, şehire. İnmem gereken durak geldiğinde, kas hafızam otomotik pilotta metrodan aşağı attı beni. Donuk donuk metronun gözden kayboluşunu izledim, daha sonra aynı durgunlukla evin yolunu tuttum.

Şehir merkezinde, benden yaşlı bir apartmanda kalıyordum. İşe yakın ev bulmak zordu, hala daha metro kullanmam gerekiyordu ama en azından aktarma yapmama gerek yoktu. Daireme ulaşana kadar söve söve merdivenleri çıktım, bedenim yorgunluğumu hissedemeyecek kadar uyuşuk ve beynim çalışmaktan pörsümüştü.

İçerisi karanlık, havasız, soğuk ve durgun... Aynı benim gibi.

Işığı yaksam bile evimin içerisi ısınmıyor, renklenmiyor. Kombiyi açsam bile evimin içerisi ısınmıyor, rahatlamıyor. Ruhumu nasıl da yansıtıyordu.

Evrak çantam, yarın sabah aynı satte alınmak üzere kapının yanına düştü. Ceketim de askılıkta yerini aldı. Bütün kıyafetlerim vücudumu terk edip yerini kocaman kalın kıyafetlere bıraktı. Özellikle o kravat ve son düğmesine kadar iliklenmiş gömlekten kurtulmak beni az da olsa rahatlatmıştı.

Yatağımdayım. Yorganımın üstünde uzanıyordum. Evimde yalnızım. Sessiz.

Sessizlikten kalbimin vücuduma kan pompaladığını duyuyordum. Biraz da kulağım çınlıyordu. Bana kafayı yedirtiyordu. Tavanımı izledim, öyle boş boş. Yorgunluktan bayılarak uyuyana kadar düşüncelerimle boğuşuyorum.

Hayatımın ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyorum. Ya da ne kadar gereksiz. Ya da yorucu. Veya yalnız. Eski mutlu günlerimi hatırlıyorum. Önceden de çok fazla insan yoktu hayatımda ama değer verdiğim kişiler vardı elbette. Tüm arkadaşlarım ailem ya da diğer herkesi hayatımdan uzaklaşmadan önceki eski günler aklımda canlandı... Belki de ben uzaklaştırdım onları. Ama hatırlamıyordum. Sadece önceden bazı şeylerin daha kolay olduğunu hatırlıyordum. Çok mutlu değildim ama bu kadar da kötü bir durumda değildim.

Hayatım sadece tatminsizlikler ile doluydu artık. Yaptığım işten, yediğim yemekten, giydiğim kıyafetten, yaşadığım evimden... Ve her şey öyle bir pamuk ipliğiyle birbirine tutunuyordu ki, benim iliklerime kadar rahatsız olamı ama patlama sınırını aşmamamı sağlıyordu. Tahammül edebileceğim bir seviyede kalıyordu ama kendimi boktan beter hissetmeme neden oluyordu.

Bir süre sonra hayatımı tekrar kabullenip ona tahammül etmeye karar verdim, her zaman olduğu gibi. Zaten hayatımdaki her şey her zaman, 'her zaman olduğu gibi' oluyordu. Çünkü savaşmak ve sınırların dışına çıkmak bana göre değil.

Uykuya dalmadan önce zihnimden düşünceler akıyordu. Soruyorum kendime: Yarını düşünmeden mutlu olacağım bir gün gelecek mi?

Gözlerim kapanırken göz yaşı, yanaklarımdan aşağı, yastığa damladı.