Chapter Text
𓁹 𓁹
"Hayat, bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil."
𓁹 𓁹
Tarihinde veya hayatında -hangi namıyla anılırsa anılsın- bir noktadan sonra daimi bir boşluk hissine sürüklendi. Duygularını yitirdi; her şeye karşı, bir garip eksiklik duymaya başladı. Bir bakıma iyi bir şey değil miydi bu? Sonsuz çileyi; artık çok daha çekilebilir, daha rahat kılmış oldu kendince. Sanki düşüne düşüne kendine yeni bir varoluş felsefesi geliştirmiş gibi...
Yoluna devam etmesini sağlayan davalar ve niceleri uzun zaman önce manasızlaşmış, beklentiler kaybolmuştu. Karadeliğin olay ufku.
Çareyi ise sürekli meşgul olup vakit öldürmekte ve geçici zevklerde buldu. Çok geçmedi, gündelik hayatına iyice işledi bu durum.
Sıkıldığı tek meşguliyet ise siyasi işler olmuştu. Ah, o lanet olası işler, nadiren bir sonuca varabilen, beyhude toplantılar...
*Horlamalar*
...
"Greece! WAKE UP!"
ç/n: "Yunanistan! UYAN!"
Alman aksanlı gür ses.
"Ναι!" Ellerini istemsizce masanın üstüne vurup doğruldu. Duruşuna çekidüzen verip boğazını temizledi. "Sorry for my discourtesy. We may continue, please."
« θέλω μόνο να πάω σπίτι... »
ç/n: "Evet!"
"Saygısızlığım için üzgünüm. Devam edelim lütfen."
« Sadece eve gitmek istiyorum... »
Hep resmiyet tiyatroları. Gösterilmesi zorunlu sahte nezaketler.
Gündüzleri orada burada çalışıp cebe ufak meblağlar koymalar, nasıl olsa ihtiyacım yok diyerek bir vatandaşa borç verip kayıplara karışmalar, para elinde kaldıysa akşamları zilzurna sarhoş olmalar, sabahlamalar, uyanmanın her şeyden güç olduğu uzun uykular, akşama doğru içilen kahveler, eski heyecanı duyamadığı diyar gezintileri, can sıkıntısından saatlerce spor yapmalar, yine geçmeyen can sıkıntısı ve rastgele vatandaşlarla harcanan sahte geceler, anlamsızlık içinde boğulmalar...
Tüm bu meşguliyetlere rağmen; ne bir mutluluk, ne de üzüntü.
Nasıl olsa ölüm yok. O hâlde sadece var olmak yerine yine aynı ifadesizlik ve isteksizlikle, siyaset ve uyku dışındaki her saniyesini meşguliyetle doldurdu, bir şeyler hissedebilmek için.
Anlamsızlık çökmeden önceki hayatı; dışarıdan daha anlamsız görünürken, kaybettiği anlam o günlerde kalmıştı. Her şey aynı. Monoton dert döngüsü. Ve bu durum sonsuza kadar sürebilir... Yaşamaya bahane, kovalayacak bir amaç kalmamıştı.
Duygular derken, bunu her anlamıyla kastediyordu. Ruhunda belirenler ve yüzüne yansıyanlar bir yana, ona karşı olan duygularını da pekâlâ yitirmişti. Bahsini etmez, aklına dahi getirmez olmuştu.
Zaman geçtikçe; sahip olduğu empati ve vicdan da solup gidiyordu, bunun farkındaydı. Yine de bu durumun önüne geçmek için hiçbir şey yapmıyordu. Hukuk, ahlak ve otorite türevi kavramlar ise sanki rünik bir alfabenin henüz çözümlenememiş harfleri gibi, yabancıydı artık...
'Umursamıyor' adımını aşmış, 'umursayamıyor' adımında uzmanlaşıyordu. Başına kim patron kesilmiş, hangi yalanlara kanmış, boş vaatlere umut mu bağlamış, neler yaşamış, kim ona ne yapmış, borç, para pul...
Takati olsun veya olmasın; yaşaması gereken hayatı, işte, yaşayacaktı sadece.
Yıl sonuna az kala. Soğuk deniz, tepedeki güneş battığı zaman Atina şehrinin ışıkları ve çoktan hazırlanmış olan noel süsleriyle aydınlanacak.
O parlak öğle sırasında; bir yazılı iletinin kıta sahanlığına girdiğini hissetti, sahile yollandı.
Beklediği ileti karaya vurunca, uzanıp eline aldı Herakles. İkiye katlanmış bir beyaz kağıt. İlk önce pis bir şey tutuyormuşçasına silkeleyip su taneciklerinin yere düşmesine izin verdi. Ardından kağıdın katlarını açtı ve üzerindeki yazıyı kendi duyabileceği bir sesle okumaya başladı. Kırmızı mürekkeple, seri yazılmış bir el yazısı. Türkçe.
"Uzun zamandan sonra bu akşam müsait olacağım. Seni İstanbul'daki evime, yemeğe davet ediyorum. Bayağıdır görüşmüyoruz. Eski alakadarlar olarak hasbihalleşelim, dertleşelim ve güzelleşelim istedim, eğer kabul edersen.
Bu akşam, saat sekiz.
Görüşmek üzere."
Kağıda bakıyordu. "Giderim herhalde" diye mırıldandı kendince. "Biraz kafa dağıtmak fena olmaz."
...
Sadık, davetiyeye geri dönüş beklemeden her şeyi hazırlamıştı. Misafirinin geleceğinden emindi çünkü. Ufak ve tipik, bir odalık, bir banyoluk, bir mutfaklık evcağızının balkonunda, masayı kurmuş bekliyordu ki sonunda kapı çalındı.
Kapıyı açıp Herakles'i buyur etti. Ölçülü, sıra dışılıktan yoksun bir karşılama faslı. Alttan alta, karşılıklı olarak, düşman ile görüşecek olmanın gerginliği.
Herakles, şaşırmıştı. Ev sahibinin bu kadar şık giyineceğini düşünmezdi. Tümden siyah, kolları kıvrılmış gömlek, pantolon; sol bileğinde hangi döneme ait olduğu anlaşılamayan bir kol saati ve asla çıkarmadığı şey vardı diğer tarafta da: Nazar boncuklu bileklik. Tabii, dikkatini çeken tek detay giyim kuşamı olmamıştı. Sadık, bütün alımlılığına rağmen ciddi derecede çökmüş görünüyordu. Benzi solmuş, gözlerinin altı kararmıştı. Sanki mutluluğu ondan söküp almışlar gibi bir hâli vardı...
Herakles'in bakışları, Sadık'ın gözünden kaçmamıştı. Yoksa kıyafetini mi kıskanmıştı? Aslında, yalan yok, o da gayet iyi görünüyordu. Kısa kollu, soluk mavi bir keten gömlek ile sık sık giydiği bej pantolonun daha yetmişler esintili bir kesimi. Döneminden bir kol saati ve gümüş eklem yüzükleriyle de tam bir film yıldızıydı. Bir zamanlar parlamış, ama artık unutulmuş, huzura kavuşmuş...
İçinde bir yerlerde, arzu ve tiksintiyle dolu bir burulma hissetti.
Koridorda geçen hatır soruşmalar sırasında Sadık eliyle balkonu işaret etti. "Direkt masaya buyur."
Herakles balkona geçti. Sadık'ın İstanbul'daki bu evine daha önce hiç gelmemişti. En son buralarda bulunup da Sadık'ın evine misafir olalı muhtemelen bi' 60 küsur yıl olmuştu.
Boğaz manzarası.
Masaya geçmek yerine bir süre ayakta dikilirken, her İstanbul'a geldiğinde yaptığı gibi bir kez daha tarihe lanet okudu içinden. Malum şehir bir yana, birbirlerini gördüklerinde bile kafalarına dank eden farkındalıklar, hatırlanan nice olumsuz yaşanmışlıklar vardı...
Ciddiyetlerini koruyup sakin kalabilirlerse bu ancak ve ancak ilahi şansın eseri olacaktır. Kim bilir, belki de kendilerini zor tutacaklardır bir şey yapmamak için? Ya da bir anda çıkacaktır kıvılcım? Bir anda kısa devre yapacaktır teller?
Tam o sırada Sadık bir kolunda iki şişe, diğer elinde de iki rakı kadehi taşıyarak balkona geldi. İfadesine belli belirsiz bir keyif yayılmıştı, sonunda birileriyle konuşacak olmaktan olsa gerek. Masaya oturmasıyla Herakles de yavaş adımlarla masaya yaklaştı -o sırada hâlâ manzarayı seyrediyordu-, sandalyeyi çekti, oturup yerleşti.
"Aç değil misin yoksa?"
Sonunda önüne döndü. "Nasıl acıkmamı bekliyorsun?"
"He?"
"Biz ülkeyiz ya akıllım."
"Biliyoruz evet. Acık işte acıkmadıysan, onu diyeceğim." Şişeleri açtı. "İçkide de aynı şey geçerli." İçecekleri bardaklara dağıtarak; "İstediğimiz zaman ayılabiliriz, ya da sarhoşluğun bataklığında daha fazla boğulabiliriz."
Herakles olumlu manada kafa sallayarak; "Acıkırız acıkırız, hiç merak etme."
O sırada Sadık'ın içkileri nasıl koyduğuna bakıyordu. "Napıyorsun?! Ne bu?"
"Rakı ve Uzo???" Cevabın zaten bilindiğini varsayan ses tonuyla verilmişti bu cevap.
"Peki neden birbirine karıştırıyorsun?" Masada uzonun da olmasına şaşkınlık -ve ufak da bir hayranlık- duymuştu ancak bu tuhaf hareketten kaşları çatılmıştı.
"Hep adap, hep adap nereye kadar? Biraz edepsizlikten zarar gelmeyecektir ya?" Yan gözle Herakles'e baktı.
"..."
Kadehini alıp daire biçiminde sallamaya başladı. İki şeffaf içecek bütünleşti. "İstiyorsan bana eşlik et. İstemiyorsan yeni bardak getireyim düz uzo veya rakı iç. Ben ikimizin de içebileceği bir karışım yaparım diye düşünmüştüm."
Herakles bir süre düşündü içeceklere bakarak. "Hadi ben de böyle içeyim o zaman. Değişik bir yorum." İlk başta yadırgamıştı ancak sonradan aklına yatmıştı bu karışım fikri.
Sadık gülümsedi ve kadeh kaldırdı. "O hâlde... Hoş geldin."
Herakles'in de yüzüne hafif bir tebessüm yayılmıştı. "Hoş bulduk, υγειά μας."
ç/n: Sağlığımıza.
Kadehleri tokuşturdular.
Geniz yakıcı içecek karışımının epey keskin bir kokusu ve tadı vardı. Hem sek içiyordu ikisi de, hem de iki farklı kimyaya sahip alkolün karışımı ciddi manada tinerimsi bir ürün koymuştu ortaya.
"???... İçecekler neden kendi şişelerinde değil?"
"Evde yapıyorum çünkü. Neden sihirli paramı içkiye harcayayım? O para, ulaşması iç açmayan yerlere gidecek. Hem pahalı da."
"Anlıyorum." « O kadar mı yahu... » Malum, Herakles neler döndüğünü az çok görebiliyordu karşı kıyıdan ancak umursamıyor, kendi işine bakıyordu.
Şaşırdığını belli etmemişti.
"Böyle bir karışımı da ilk defa deniyorum."
"Yalan yok, ben de. Afiyet olsun."
"Sana da."
Sadık birkaç çatal meze yedikten sonra yerdeki cd-kasetçalara doğru uzandı. Yanında duran kutudan çıkardığı kasedi teybe koydu, müzik başlayınca sesi konuşmaya engel olmayacak seviyeye kadar kıstı. İkinci teyp haznesindeyse zaten başka bir karışık kaset duruyordu. Şimdiki bitince o başlayacaktı.
"Yetmişlerden bir karışık kaset."
"Yetmişlerin biraz hastasıyız gibi?" kaşlarını kaldırdı misafir.
"Yook yok." başını hayır manasında salladı. "Tüm o kargaşalar kan kusturdu bana. Müziği güzel, o kadar."
On yılın ilk yarısından bahsetmiyordu.
"Öyle olur." dedi Herakles. "Kötü zamanların müzik gibi, edebiyat gibi figüranları genellikle güzel olur." Manzaraya baktı.
Sadık iç çekti. "Aklımıza da kazınır."
Başını hafiften sallayıp önüne döndü. Sofraya şöyle bir göz gezdirdi.
"Bütün bunları sen mi yaptın."
"Evet. Ne var canım, üç beş ağız eğlemelik işte. Böyle rakı masası mı olur, ilahi."
"Olsun be, yapmışsın bir şeyler. Üşenmedin mi peki?"
"Üşenmedim. Can sıkıntısı işte, her şeyi yaptırır."
"Canın daha çok sıkılsa bari..." hafiten güldüler.
"Haha... Sıkılacak, merak etme."
"Nasıl yani?" İfadesi değişti.
Keyifli ama ardında üzüntü tınısı duyulan bir tavırla, "Bu noktadan sonra mutlu olabileceğimi sanmıyorum. Azıcık mutlu olmak için umutlandığımda da daha fazla hüsrana uğradığımı anlayınca, umutlanmayı da bıraktım tabii." İnatla kaçan yeşil zeytine sonunda çatalını sapladı.
Sessizlik, hışırtı ve müziğin kemanları sardı ortalığı.
Sadık'ın doğrudan konuya girmesi üzerine Herakles; "Anlat derdin varsa, dinlerim. Başka ne zaman dinleyeceğim?"
"Anlatırım. Biraz içelim hele. Vakit ilerlesin."
"İçelim... tabii."
Ağzındaki lokmayı yuttu. "Ben buralara gelmeyeli gökdelenler dikmişsin?"
"Hıhım... bi' bokuma da yarasalar daha iyi olacak."
"Dışarıdan epey şatafatlı duruyor öyle deme."
"Benim varım yoğum şatafat zaten. Tanımıyor musun beni?" kadehini eline alıp burnu havada bir kahkaha attı.
Herakles ufaktan güldü, gülerken Sadık'ın bardağı yudumlamasını seyretti. Göz göze geldiler. Ev sahibi istifini bozmadı, 'ne var?' der gibi kafasını salladı dudağının kenarından kaçan bir gülüşle.
Herakles de sakin; "En son ne zaman yalnız görüştük biz? Çünkü toplu görüşmelerde sendeki değişiklikleri hiç fark etmiyormuşum."
"Gece bi' ilerlesin, değişimi göreceksin. Sen de pek değişmemişsin ha! İç iç! Sen içersen güzelleşeceğim." Kendi kadehini Herakles'inkine vurdu.
"Sen içtikçe de ben mi güzelleşeceğim?" kaşını kaldırdı.
"Aynen öyle."
"İyi o zaman güzelleş bakalım." dedi ve kadehin çoğunu içip yüzünü ekşitti, biraz öksürdü, of çekti.
Boğazındaki keskin yanma hissi biraz azaldığında "İçen çirkinleşiyor, diğeri güzelleşiyor yani, doğru mu anladım?" dedi onu hayret ve hayranlıkla izleyen Sadık'a.
"Helâl be.." kahkahasını tutuyordu.
Gülüp tekrar şerefe yaptılar.
O sırada Sadık'ın evinin alt komşusu, yukarıdaki balkonda neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Bir adam Türkçe, bir başka adam yabancı dilde konuşuyordu ve sanki aynı dilde konuşuyorlarmış gibi samimi bir kahkaha kopuyordu. Acaba bu adamlar diplomat ya da onun gibi bir şey miydi?
...
"... Umutlandım, umutlandım, gene olmadı Herakles. Olmadı. Her şey geçip gidecek mi, ondan da emin değilim artık..."
...
"..... ama... Öyle işte. Açıkça söylemek gerekirse tüm bu talihsizlikler artık beni etkilemiyormuş gibime gelse de, alttan alta hâlâ kahroluyorum." yeni bir sigara paketinin jelatinini açmaya koyuldu. "Alttan alta demenin manası yok. Bayağı bildiğin kahroluyorum. Bu 'etkilenmiyormuşluk' hissi, kahroluşların bitmeyeceğinin bilincinde olmaktan geliyor malum." bir sigara yaktı, paketi Herakles'e uzattı.
"Ve bir de... Alışıyorsun." aynı zamanda da ikram için o teşekkür eden 'almayayım' hareketini yaptı eliyle.
Pakedi geri çekti. "Doğru dedin. Ama alışmak da, acı çekmemek anlamına gelmiyor neyleyim. Ve biliyor musun? Az önceye kadar, anlattıklarıma neden çoğunlukla yorumsuz kaldığını sorguluyordum tam, kafam yerine geldi; 'Daha ne desin istiyorsun ki Sadık?' dedim içimden."
"..." Başını salladı.
"Kimselere dökemiyorum ki içimi. Bi' ara çok bunalıp bir-iki ülkeye dert anlatmıştım, üstünkörü. Yüzlerinden ilgisizlik akıyordu. Sen..." duraksadı. 'Sen bile' diyecekti, vazgeçti. "... ise, en azından, dinliyorsun beni. Sağ olasın."
"Bir şey değil. Anlıyorum seni."
İç çekti. "Ben burada yaşadıklarımı, ve dışarı vurmadıklarımı anlatıyorum. Senin nasıl durumlar, buluşmayalı? Sen de bir şeyler anlatmayacak mısın?"
"Anlatacak... çok bi' şeyim yok ki benim. Her gün aynı, geçip gidiyor işte."
"Ciddi misin?"
Herakles, bir süre sessiz kaldı, kaşlarını havaya kaldırdı.
"Hem evet, hem hayır."
"Üstü kapalı konuşma artık, rica ediyorum."
Tavrı biraz ciddileşmişti.
Sadık'ın yüzüne baktı nötr bir ifadeyle.
« İçki mi daha açık sözlü yapıyor onu yoksa o hep böyle miydi? 'Gardını ne zaman indireceksin?' de dese tam olacak. »
Gard denen şey, zaten iradeden uzak gelişen bir bilinç ürünüydü. İrade ile bilinci susturup, gardı da susturacaklar böylece. Pek kolay iş.
Ciddileşti Herakles, son cümleyi duymamış gibi davranıp bardağını kafaya dikti.
"Sıra sende. Hadi."
Güldü. "Öyle olsun." bir bardak daha devirdi, dilinin uyuştuğunu fark etti.
O sırada cebinden kendi sigara ve çakmağını çıkardı misafir. Ev sahibinin süzen bakışlarına aldırmadan yaktı bir dal.
Sıvı ateş, etkisini bir süredir gösteriyordu; şimdi biraz daha hissedilir oluvermişti.
"Başlıyorum."
Sadık, sigarasından bir fırt çekti merakla.
...
"...dönemlerinin gidişatları-
Tam o anda, kasette az önce başlayan Yunan şarkısını fark edince susup kulak kesildi Herakles. Sözlerin de girmesiyle ev sahibine döndü sorgulayan bakışlarla. Manolis Angelopoulos, Svise To Dakry Apo Ta Matia'ydı bu. Sadık ise yeni sigara yakmaktaydı, çakmağını masaya fırlattı dudağının kenarından üflediği dumanla.
"Yunan müziği?"
"Hee~" dedi olumlu manada. "Onu da dinliyorum."
"İyi bakalım..." dedi mağrurlukla. "Peki sen mi yaptırdın bu kaseti?"
Sadık burnundan nefes vererek güldü. "Yok. Benden değil. Ece bana vermişti o zamanlar. Türkçe-Yunanca karışık."
"Ece kim?"
Bkz. Ecevit.
Kaş göz yaptı, parmağıyla bıyığı ve gözlüğü varmış gibi hareket yaptı.
Misafir, hareketlerden kaset sahibini tanıyınca bir "Hmmmm~" çekti.
"Şaşırtıcı, değil mi?"
Karşılık olarak kısa süreli, alaycı bir gülüş geldi sadece.
Herakles'in böyle tepki vermesini beklemediğinden, sigaranın dumanı genzine kaçırdı. "En iyisi devam et sen." dedi öksürüklerin arasında. O sırada misafir de sigara yakıyordu.
"Biraz müzik dinleyelim." arkasına yaslandı. "Az sonra devam edeceğim."
Sadık bir şey söylemedi. O da dinlemeye koyuldu.
...
"... İşte bu yüzden... umurumda değil artık. İşime bakıyorum." Oturuşunu düzeltti. "Görüyor musun, istemeye istemeye de olsa kabullenmişim ben. Benzer durumu sen de yaşıyorsun Sadık. Böyle patronlar parazittir."
"..."
"Öyle işte benim son zamanlar. İmkân olsa da, elden bir şey gelse."
Sadık; arkasına yaslanmış, dalgın dalgın dışarıyı izleyerek dinliyordu, Herakles sözünü bitirince kafasını salladı. Tam konuşacakken misafir lafı ağzından aldı;
"Yahu ne diyeceğim, bizim şu geçen seneki ada olaylarına-
Kelimeyi duyduğu an "Şşştştşştşt! Alo! Sırası mı şimdi?" Afallayıp doğrularak önüne dönmüştü, ellerini 'dur' manasıyla kaldırarak. Şans eseri, cümlelerini iyi seçerek soğukkanlı görünebilmişti ancak konuyu açtığı için çok sinirlenmişti. Daha fazla devam ettirmeyecekti ki, Herakles'in yüzüne hiç beklemediği bir ifade yayıldı..
"Oldu hadi ben de Doğu Akdeniz'den bahsedeyim he?" dedi kendi de onun gibi ciddileşerek. "Konuşmak mı istiyorsun?"
Herakles de geri tepeceğini tahmin etmemişti. "Tamam! Kapat bahsi!" dedi. "İyi ki bi' soru sorduk, sen de hemen kaşınıyorsun ha!"
Kaşınmak ha? Diklendi Sadık. "Yok! Çok istiyorsan konuşabiliriz!" İşaret parmağını ona doğru salladı hışımla; "Her şeyi hatırlatırım sana!" Tansiyon yükseliyordu.
Ayağa kalkıp ellerini masaya vurdu.
"Μη μου θυμίζεις!"
ç/n: "Hatırlatma{yacaksın}!"
Sadık olduğu yerde kalakalmış, ona bakıyordu. Herakles'te de hareket yoktu. Bir süreliğine; yüzlerinde öfke, öylece kilitlendiler birbirlerine.
Daha fazla dayanamayacağını hissedince, havada asılı kalan işaret parmağını indirdi, gözünü Herakles'ten ayırmadan, bardağını alıp uzattı.
Öfkesi, hayal kırıklığına dönmüştü. 'İlk hatırlatan sensin...' demek üzereydi ancak vazgeçti. Mecali yoktu. O, siyaset ve nicesinden uzaklaşmak isterken, karşısındaki ülkenin hiç yoktan bu konuları açması hüsrana uğrattı onu. Ama ne bekliyordu ki? Çağıra çağıra kimi çağırdığına baktı. Halt etmişti. Şimdi ise ona 'daha hızlı etkilenir, belki kafası dağılır' diye kadeh uzatıyordu çaresizce.
Herakles; bardağa, ardından tekrar Sadık'a baktığında, gözleriyle bardağını işaret ettiğini gördü.
Gerekeni yaptı, kendini sandalyeye bıraktı sakinlemek için bir soluk vererek. Bir sigara yakıp tüttürdü.
...
Son safha görünüyordu. Arada bir gelen ürpermeler, dalgın bakışlar artmış; zaman zaman da birbirlerini süzdüklerini fark edip kendilerine üstünkörü çekidüzenler veriyorlardı.
Arada geçen sürede önce sakinlediler; ardından söze sohbete ve tüttürmeye devam ettiler. Şimdi ise sessizleşmiş, çalan müziği dinliyorlardı.
Herakles, kendinden beklemeyeceği kadar içini dökmüş olsa bile hâlâ dışarı vurmadığı onca şey vardı. Sadık'ın anlattıklarına karşı, kendi anlattıkları epey yüzeysel kalıyordu.
Sayıca az da olsa; ruhunun derinliklerinden kazıya kazıya çıkarttığı, kendi dahi görmezden geldiği gerçekleri ve yaşanmışlıkları görmenin, üstüne üstlük bunları o komşuyla paylaşmanın verdiği huzursuzluk gitmiyordu.
Neden geldiğini sorguladı içten içe. Başta ağzından çıkan her kelime bir koz gibi gelirken, madde kafasını bulandırdığından beri 'koz vermek', dikkatli olunası bir konu olmaktan çıkmıştı. Tam o anda Sadık, sakin bir sesle, "Bu arada..." dedi. Düşünceleri eşliğinde elinde çatalı bıçağı evirip çeviriyordu, başını kaldırıp ona baktı.
"Anlattıkların benden çıkmayacak. Ve bir de, bu öğrendiklerimi sana karşı kullanmayacağım. Aklında bulunsun."
Tahmin edilebilir ki; onlar için basit birer dertleşme olan bu rakı sofrası söyleşisi, insanlar için dev bir istihbarat değeri taşıyordu. Ancak ülkelerin özel hayatını sürdüren ender şeylerden biri de, neleri hükümete iletip iletmeyeceklerini seçebiliyor olmalarıydı.
"Kullanmayacak mısın?"
« Sanki az önce düşündüklerimi duymuş gibi » diye düşündü Herakles.
"Kullanacak hâlim vaktim yok. Kendi işlerimi yoluna koyamadan sana mı sataşacağım?" Yüzüne beklenmedik bir tebessüm yayıldı, çenesini eline yasladı.
Cevap yok.
"Aynı şekilde benim de sana anlattıklarımın sende kalacağını ve onlardan faydalanmayacağını düşünüyorum."
« Bana mı güveniyor? » Herakles, kısmen şaşırmış bir ifadeyle dondu kaldı, Sadık'ın gözlerine baktı.
Tatsızlık olmuşçasına, gözlerini kaçırdı Sadık. "Daha doğrusu, öyle düşünmekten başka çarem yok."
"...
...
...
Μεταξύ μας."
ç/n: Aramızda.
Tekrar Herakles'e döndü. Yüzünde içten bir gülümseme ile kadehini kaldırmıştı. O da güldü, kadehini kaldırdı; "Aramızda."
Bir kadeh çakıştırma daha.
...
Son radde.
Bardaklar devrildikçe artan rahatlığın seviyesi; pişkin pişkin sırıtmalar, kopan dev kahkahalar ve gevelenen cümlelere gelmişti.
"Yanakların kızarmış Herakles."
"Gülmektendir."
Dertlere de gülündü, masanın öbür tarafından alınlar öpüldü, omuzlar patpatlandı, içkiye hakaret edildi, yanaklar sıkıldı, dalgalar geçildi, el sıkışıldı, dışa vurulan düşüncelere, kazara söylenilen sözlere de gülündü. Yetmedi, kasetçaların yanında duran kımıl zararlısı cesedine de gülündü. Herhâlde yazdan beridir, sırtüstü yatıyordu orada hayvancağız...
Esriklik laubaliliği...
"Çok içtik kalkalım artık."
"Meyhane mi lan burası!"
Bir kahkaha daha patladı. Şişe dibinin son 'şerefe'leri.
Gırgır şamata bir yana; insanlara, patronlara, hatta hayata dahi sövmüşlerdi beraber. Masaya cıvık bir arabesklik, orantısız bir enerji patlaması hakim olmuştu.
Son kahkahalara doğru; ev sahibinin azıcık dahi umurunda olmasa da, daire komşuları haklı olarak söylenmeye başlamışlardı.
Hay sizin gibi...
...
Saat geç oldu.
Malum karışık kaset bitti, ikinci kasede geçildi, mezelikler yendi, içkiler içildi, anlatacak sohbetler de tükendi. Yerlerinden kalkmıyorlardı çünkü ikisi de yürümenin pek mümkün olmayacağını biliyordu. Mümkündü aslında. Körkütüklüğü anında bedenlerinden kovabilirlerdi isteseler. Ama tam aksine, dört elle sarılmayı sürdürüyorlardı ona.
Gerçekten de Sadık'ın dediği gibi olmuştu. Malum bataklığa batmışlardı. Artık onları her şeyin üstesinden gelebilen zihinleri bile zor kurtarırdı. Öncelikle kendilerine telkin uygulamaları, ardından da bunu gerçekten istemeliydiler tekrar ayılabilmek için.
Arkada öylece çalan Zeki Müren, Gözlerin Doğuyor Gecelerime, Boğaz Köprüsü'nün kırmızı ve mavi ışıkları denize yansımakta...
Ev sahibi sandalyede aşağı doğru kaymış, serilmiş, salıvermişti kendini. Bir kolunu yere doğru sarkıtmıştı. Misafir ise sol ayak bileğini sağ dizinin üstüne koymuş, hafiften yayılmış oturuyordu. Ortama öyle bir sessizlik hakimdi ki, müzik bile bu sessizlikle bütünleşiyordu.
Yanmakta olan gözlerinin bulanan görüşüyle biraz manzarayı, biraz da köprüyü seyrediyordu Sadık. Sonunda biraz sessizlik vardı zihninde. Adım attığı, başını çevirip baktığı her yerde yeni bir gürültü kaplamıyordu ruhunu artık. Fakat yine de bir hüzün dolaşıyordu yüzünde.
Herakles ise seneyi, dertlerini ve biraz da karşısındakiyle olan yaşantılarını düşünüyordu. Onun da görüşü bulanıyordu. Bu bulanan görüşle, Sadık'ı ve onun birbirine bulanan yüzünü izliyordu. Bir sürrealizm tablosu gibi kaşı gözü kayıyor, sonra tekrar yerine dönüyordu.
Gözlerini kapattı ve bedenini basan sıcağı hissetti. Bu sıcak, yazın yaşadığı yangınlardan çok daha iyiydi. En azından yanıp kömüre dönüyormuş gibi hissetmiyordu.
Bir süredir devam eden baş ağrısıyla beraber hafiften uyuklamaya başlamıştı. Kıyıdan köşeden müzik çalmaya devam ediyordu.
"İyi değilim. Hepsi yalan."
Bu cümleyi rüyasında mı duydu, yoksa cidden işitti mi ilk başta anlayamadı. Çok geçmeden gözlerini açtı ve karşısında serilmiş değil de masada kafasını kollarının arasına gömmüş, belli belirsiz hıçkırmakta olan Sadık'ı gördü. İfadesine hayret yayıldı. Oturmakta olduğu karşı sandalyeden kalkıp, masadan destek alarak yanındakine geçti. Omzunu dürttü.
Sadık yavaşça başını kaldırdı. Yorgun ve kırmızı gözlerle baktı Herakles'e.
"Gel, gel..." Sadık'ın başını kollarıyla sarıp kendi omzuna bastı, ardından kendi başını eğip yanağını ona yasladı.
Hiç bu hâline tanıklık etmemişti onun. Normalde enerjisi tükenmek bilmeyen, acayip gururlu, epey de gürültülü bir komşudan ibaretti onun için. Ama şimdi, içkiden midir nedir, alttan alta kıymete binmişti.
« Ne yapıyorum ben? » diye geçirdi içinden. Ama artık yapmıştı bir kere. İçinde üzeri örtülmemesi için direnen son bilinç kıvılcımları çakıyordu. Halbuki bu kıvılcımlar bile daha fazla örtülüp bastırılmayı tercih ederlerdi. Bile isteye kafa bulandırmak böyle bir şeydi.
Bir süre öyle kaldılar. Sessizliği Herakles bozdu: "Son zamanların yaramamış sana..."
Sadık "Unutmak istiyorum." dedi.
"Neyi unutmak istiyorsun?"
Sarhoş, bıkkın ve üzgün bir sesle, "Her şeyi. Her şeyi Herakles. Dayanmaktan bıktım. Düşmekten bıktım. Ayağa kalkmaktan bıktım. Güçlüyü oynamaktan, mutlu rolü yapmaktan da bıktım. Durmadan eski günleri anmaktan bıktım, Günümüze özlem duymaktan da..."
Titrek bir nefes verdi.
"Eski günler de o kadar güzel değildi ki. Eski günler~... Ben en son ne zaman gerçek anlamda mutlu oldum?"
Boğazında düğümlenenler ancak böyle savruk cümleler olarak dışarı çıkıyordu. Bir süre sustu.
Sustuğunda nefes almayı kesti istemlice. Zar zor bir sesle "Çok yoruldum." dedi.
"Bir asır yeter. Yaşadık, yetti artık. Daha ne asırlar var, ben daha ilk asrı yeni devirmiş iken... vaziyet böyleyse... Daha fazla yaşamayı hak etmiyorum."
"Ne... ne alaka yahu?!" dedi Herakles, telaşla.
"..."
"Hem... gerçek anlamda mutlu olmak diyorsun, ee~ olmuşsundur tabii! Ülkeler olarak iyi zamanlardan da kötü zamanlardan da geçiyoruz. Lütfen, sıkma canını."
Sadık'ın böyle şeyler düşünmesi ona ne diyeceğini şaşırtmıştı. Zaten teselli etme konusunda tutukluk yapan bir tabanca gibiydi kendisi. Çoğu zaman; söyleyecek bir şey bulamayıp ezbere cümleler sarf eder, ya da aynı niyetle kazara söylememesi gereken şeyler söyleyip karşısındakini daha çok üzerdi. Şimdi ise karşısında hep güçlü bildiği düşmanının, onun önünde utanmadan güçsüzlüklerini ortaya koyuşuna afallıyordu.
"Unutsam... Ülke olduğumu da unutsam. Türkiye olduğumu da unutsam. Allah beni kahretsin!!! Neler diyorum ben? Seni de unutmak istiyorum. Tüm dünyayı unutmak istiyorum. Diyarı, insanları, sorumluluklarımı, dertlerimi, mutluluklarımı, yaşadığım her şeyi ama her şeyi unutmak istiyorum. Hepsi yük olmaya başlıyor..." Son cümleyi söylerken sesi titremişti. Izdırap içinde kaşlarını çattı.
"Hiçbir şey sikimde değil artık. Ne başkalarının gözünde nasıl göründüğüm, ne de gelmişim geçmişim..." Bu cümlelerde ise öfke tınıları duyuluyordu. "Bana bir şeyler oluyor. İyi değilim. Değiştim ben Herakles. Kötüleştim." Dehşet içinde omuzlarına tutundu.
Herakles hâlâ sarılı olan kollarını sıkılaştırdı. Tekrar başlayan kısa süreli sessizlikte, duyduğu cümleleri sindirmeye çalıştı donakalmış şaşkın ifadeyle. Tam o anda hâlâ daha hiçbir kıpırtı hissetmediğini fark etti.
"Nefes? Nefes al Sadık."
Sadık istemeye istemeye tekrardan nefes almaya başladı.
"Bak sana ne anlatacağım..." Kelimeleri toparlamaya çalıştı. "Aah~, bi' adam vardı. Benim hikâyelerden işte. Adamı cezalandırmak için yeraltı dünyasına sürüyorlar, orada da yuvarlak büyükçe bir kayayı, yuvarlayarak bir dağın zirvesine çıkarmaya çalışacak... Ama taş her seferinde yine yokuş aşağı yuvarlanıyor, her şey baştan başlıyor. Ona rağmen devam etmek zorunda. Ne zaman sona ereceği belirsiz, bir nevi zahmet döngüsüne mahkûm ediliyor."
Yerinden hareket etmeden; "Hah, ben işte aynen o adamım." dedi ev sahibi, hikâyenin devamını beklemeden.
"Ama ama bekle! Onu o öbür dünyaya hapseden tanrılar, adamın bıkıp isyan etmesini bekliyorlardı... ancak adam pes etmeden bu döngüye devam etti ve tanrıları bozguna uğrattı. Ne kastedildiğini anladın mı?"
'Umudu kaybetmek istemek' seviyesine bile gelemedim esasta.
Ufukta görünüyor bu kaçınılmaz son; ben hâlâ umut mu arıyorum, umutsuzca?
Sessizlik oldu. Sadık hikâyenin verdiği mesajı düşünüyordu. Masal gibi bir şey anlatmıştı. Başkahramanı da oydu. Ama işte, hikâyedeki adamdan farklı olarak daha fazla dayanamayıp isyan etmişti.
« Tabii, tabii ki... Anlamaz olur muyum? »
Dışından cevap verdiğini zannetse de aslında içinden konuşmuştu. Derin felsefelerle pek ilgilenmiyor olsa da, aklına yatmıştı bu anlatı.
Kollarını yavaşça kaldırıp Herakles'in kollarını tuttu, boynunu kurtardı ve hafif bir titreklikle dik bir duruşa geçti ona bakarak. Göz kararmaları ise görüşünü kısıtlıyordu. Bu noktada durum artık halüsinasyonun eşiğine dayanmıştı.
Başı hafif eğik, Herakles'e bakmaya devam etti karaltılar eşliğinde. Sağ elini rahat bir hareketle omzuna koydu.
"Çare yok ama. Yapacak bir şey yok." dedi ve güldü.
Az önce sıfırı tüketmekte iken, şimdi hiçbir şey yokmuş gibi bir tavra girmişti nasıl olduysa.
Mizacı hızla değişiyordu. Kendine karşı bile vicdansız olabiliyordu bazen. Aslında, en çok da kendine karşı vicdansızdı zaten. Ani umursamazlıklar basıyordu böyle zamanlarda onu. Belki de alışmasındandır artık dert döngüsüne, durmadan taş taşımaya...
Herakles belirsiz düşünceler içerisinde, hazin bir kafa karışıklığıyla Sadık'a baktı.
"İyi misin?"
"İyiyim ben iyiyim." Ayık taklidi yaptı. "Asıl sen iyi misin?"
"Ben iyiyim, ama sen değilsin." Uyuşuk bir şaşkınlıkla işaret parmağını Sadık'ın omzuna iki kez batırarak.
"Yahu iyiyim ne alaka?" Başına bir ağrı saplanmasıyla şakaklarını tuttu, arkasına yaslandı.
İyi olmaya dair karşılıklı palavralar sıkılmıştı.
İç çekti. "Her neyse... bi' izin ver lavaboya... yüzümü yıkayayım." Sandalyeyi yavaşça geriye sürükledi, ayağa kalkıp sallanarak kapıya yönlendi.
Elini şakağından indirerek "Dandik meret içince böyle olur işte..." Dedi Sadık. Cümlesine devam etmek üzereydi.
Herakles balkon kapısına tutunup arkasını döndü kendine gelmeye çalışır bir kafa hareketiyle. "Dandik mi? İçecekler gayet iyiydi."
Herakles giderken Sadık öylece bakakaldı. İçerdeki ışık, banyoya doğru giden misafirin silüetini gösteriyordu pencerelerin ötesinden.
𓁹 𓁹
.
